Kişisel Yaşam Planı

Pandemik bir salgın yaşadığımız bugünlerde destek amacıyla birçok kişi ve kurum kaynaklarını paylaşıma açtı. Fırsatı değerlendirerek biri “Psikolojiye Giriş” diğeri de “Pozitif Psikiyatri ve Akıl Sağlığı” olmak üzere iki adet online ders takip etmeye başladım. Bu derslerden ikincisine yönelik olarak “pozitif akıl sağlığı için bir yaşam stili dizaynı” konulu bir ödev hazırlamam gerekti. İçeriğinin, herkesin içine dönüp alışkanlıklarını gözden geçirdiği (umuyorum) bu dönemde, destekleyici olabileceği düşüncesi ile hazırladığım ödevi daha kapsamlı olarak blog’da yayınlamaya karar verdim. Yaşam planınızda minik revizyonlar yapmak isterseniz destek olabilecek bazı linkleri ve kitap tavsiyelerini de yazının sonunda bulabilirsiniz.

Pozitif psikoloji ve pozitif psikiyatri, tanımlanmaları 2000li yılların başına dayanan iki güncel alan. Her iki alandaki araştırmalar, pozitif akıl sağlığına etki eden olumlu duyguları, kişilik ve davranış özellikleri ile sosyal faktörleri belirlemeye yoğunlaşıyor. Çalışmaların nihai hedefi, kişilerde esenlik (well-being) halinin sağlanıp korunması. Esenlik durumu ise bilişsel (akıl), fizyolojik (bedensel), duygusal (psikolojik/ ruhsal) ve sosyal olmak üzere dört boyutun tamamının sağlıklı bir kombinasyonu ile mümkün. Yaşam tarzı yaklaşımları, bu kombinasyonu sağlamada kullanılan (psikoterapi ve ilaç tedavisinin yanında) temel araçlardan birisi.

Pozitif akıl sağlığı denildiğinde aklınıza sadece şizofreni, paranoya gibi zihinsel bozukluklar gelmesin. Depresyon ve kaygı bozuklukları, pozitif akıl sağlığına tehdit oluşturanların arasında en sık görülen zihinsel bozukluklar. İstatistiklere göre Dünya genelinde 270 milyon civarı kişi depresyon, her 13 kişiden 1’i ise kaygı bozukluğu yaşıyor.

Tai Chi Kampında
Tai Chi Kampında

Hem önleyici hem de tedavi etmede faydalanılacak yaşam tarzı yaklaşımları temel olarak şu başlıkları içeriyor: sosyal ilişkiler kurmak (pozitif akıl sağlığına etki eden en önemli faktörün olumlu sosyal ilişkiler olduğu tespit edilmiş), düzenli fiziksel egzersiz, sağlıklı beslenme, şükran duymak, meditasyon ve farkındalık (mindfulness) uygulamaları, başkalarına yardım etmek (mutluluk üzerine yapılan araştırmalarda mutluluğa etki eden en etkili faktör olarak öne çıkıyor)… Bu noktada mutluluk konusuna da minicik bir parantez açmak isterim. “Mutluluk”, pozitif psikoloji disiplini kapsamında üniversitelerde okutulan derslerden biri. Yapılan araştırmalar mutluluğunuzun %50’sinin genetik olduğunu ifade etse de azımsanamayacak diğer %50’yi yönetmeniz mümkün. Mutluluk üzerine yapılan sorgulamalar Aristoteles’a ve onun “Eudaimonia” olarak adlandırdığı bir kavrama dayandırılıyor. Aristoteles’a göre mutlu olmak hayatın nihai amacı olup her bir kişinin içinde yatan “Daimon”un, yani kişinin en geniş potansiyelinin gerçekleştirilmesi ile mümkün (İnsan-ı Kamil’i tanımlayan “Daimon” kelimesinin günümüz batı dillerine kötü ruh, şeytan anlamında kullanılan “Demon” olarak yer alması ilgimi çekti, kişinin kendini gerçekleştirilmesi şeytani olarak algılatılıp insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesine engel olunmak istenmiş olabilir mi ki?).

Hepimiz fiziksel egzersiz ya da sağlıklı beslenmenin beden sağlığı üzerindeki etkilerini biliriz. Esasen sağlıklı bir yaşam dediğimizde aklımıza baskın olarak yer eden sağlığın bedensel boyutu oluyor. Ancak, esenliği sağlayacak dört ayaklı formülün sadece tek ayağı beden sağlığı. Her bir ayağın birbirine etki etmesi yanında (psikolojik rahatsızlıkların bedensel rahatsızlıklara sebebiyet vermesi gibi), fiziksel egzersiz ya da sağlıklı beslenmenin olumlu etkileri sadece beden sağlığı ile sınırlı değil, ya da meditasyon ve farkındalık uygulamaları sadece ruh sağlığına olumlu etki yapmıyor. Bunların her birinin bütüncül etkileri akademik çalışmalarla defalarca kanıtlanmış.

Kendi yaşam planımda öne çıkanlar (hazırladığım ödev de az çok faydalandığım şekliyle) şöyle:

  • Fiziksel Egzersiz: Gideceğim yer yarım saatlik yürüme mesafesi dahilindeyse arabayı kesinlikle almıyorum, yürümeyi tercih ediyorum. Az katlı binalarda asansör kullanmıyorum. Ailem için temiz, düzenli ve huzurlu bir ev ortamı sağlayabilmek üzere evin içinde de çok aktifim. Bütün bunlarla birlikte son dört yıldır, dönem dönem aksatsam da düzenli kılabilmek için bilinçli bir çaba içerisinde, Thai Chi çalışıyorum. Thai Chi’nin gerek fiziksel gerekse beyin sağlığı üzerindeki faydalarını kanıtlayan pek çok akademik çalışma bulunuyor. Siz de hayatınızdaki hareket alanlarını gözden geçirerek kendiniz için en uygun davranış değişikliğini belirleyebilirsiniz. Bu zevk alacağınız yeni bir fiziksel aktiviteye başlamak olabileceği gibi akıllı saat veya telefonunuzda takip edebileceğiniz günlük adım sayınız için bir hedef koymak da olabilir.
  • Sağlıklı Beslenme: Cumartesi akşamları haricinde evde yemek yeriz. Çok seyrek olarak paketli hazır gıda alır veya dışarıdan sipariş ederim. Sebze, et, balık, baklagiller ve baharatlar içeren sağlıklı yemekler hazırlamaya çalışırım. Güne istisnasız her gün kolaya kaçmadan hazırlanmış bir kahvaltıyla başlarız. Yemekler ailenin bir araya gelme zamanıdır, her zaman birlikte yeriz.
  • Sosyal İlişkiler: Ailem, arkadaşlarım ve komşularımı sıklıkla kahvaltı veya yemeğe davet etmeye önem veririm. Sevdiklerini bildiğim bir şey pişirdiğimde komşularımla paylaşmak hoşuma gider. Hasta olduklarında onlar için alışveriş yapar veya yemek pişiririm.
  • Farkındalık ve şükran: Bilinçli olarak doğadaki değişiklikleri gözlemlemeye, (önceden çok da farkında olmadığım) çiçeklerin, ağaçların ve kuşların isimlerini öğrenmeye, farklılıklarını tanımaya gayret ederim. Yarattıkları güzel hisler için onlara gülümser, içimden teşekkür ederim. Her günün sonunda ve gün içinde sıklıkla sahip olduklarım kadar olmadıklarım için de şükranımı içsel olarak dile getiririm.

Bunların büyük bölümünü siz de zaten yapıyor olabilirsiniz, ya da hayatınıza eklemek isteyeceğiniz yeni davranışlar olabilir. Yeni davranışlar için hedefler koyup günlük tutmak işinizi kolaylaştıracaktır. Gün içinde fiziksel aktiviteye ayırdığınız zamanı, adım sayınızı not etmek, sağlıklı beslenme için haftalık menüler oluşturup alışverişinizi de buna göre planlamak, her gün şükran duyduğunuz 3 şeyi yazmak (nefes almak biri olabilir), her gün kendiniz ve başkaları için yaptığınız bir şeyi not etmek (birkaç sayfa kitap okumak veya komşunuza iltifat etmek gibi basit şeyler) gibi…

Yeni bir yaşam planı oluşturmak aslında işin en kolay kısmı sayılır. Zor olan ise bu plana bağlı kalıp yeni davranışları alışkanlığa dönüştürmek. Bunu mümkün kılmanın en sağlam yolu ise kişinin bir amaç’a sahip olması gibi görünüyor. Eğer var’olmak, yaşamak için kendinize bir amaç belirlediyseniz, bu amaç’la uyumlu hedefleriniz varsa, yeni yaşam planınız amaç’ınıza ulaşabilme yolunda bir araçlar paketine dönüşecektir. Arada belirlediğiniz yeni davranışlardan sapma eğiliminde olsanız bile amaç’ınız size doğru yolu gösteren bir pusula gibi sizi rotanıza döndürecektir.

‘Nasıl İyileşiriz’ isimli kitapta yer verildiği üzere amaç; kilo verme, uyku kalitesi, daha geniş sosyal çevre, daha iyi cinsel yaşam, daha hızlı iyileşme, daha düşük demans/Alzheimer/ kalp rahatsızlığı ile ilişkili bulunmuş. Biyolojik olarak da amaç’ın, beynin kişinin benlik duygusunun yer aldığı ventrikülomedial prefrontal korteks bölgesindeki büyümeyi artırdığı ve daha uzun yaşamla ilişkili olan genleri (telomerleri) koruyarak uzattığı tespit edilmiş(1). Tesadüfen bu kitabın hemen arkasından okumaya başladığım ‘Telomer Etkisi’ isimli kitapta da amaç’ın daha düşük felç riski, daha güçlü bağışıklık, daha az karın yağı ve daha düşük insülin duyarlılığı ile ilişkilerine yer veriliyor(2). Amaç’ınızı belirlemeye kendinize aşağıdaki soruları sormakla başlayabilirsiniz (sorular ‘Nasıl İyileşiriz’ isimli kitaptan):

“Hayatınızda size en büyük mutluluk ve tatmini ne vermişti?”

“Yaşamınızın amacı nedir, ne için yaşıyorsunuz?”

Bu soruların cevaplarını bulmak çok da kolay değil. İçimize dönmemiz gerekiyor. Kendimi bildim bileli, çok küçük yaşlarımdan itibaren hayattaki varlığımı ve amaç’ımı anlamlandırma çabası içinde oldum. Cevabı bulamadığımda kolaya kaçtım, çocukken cevap anne ve babama mutluluk getirmek idi, üniversite yıllarında bu cevap beni artık tatmin etmiyor olsa da yerine yenisini kendim çocuk sahibi olana kadar koyamadım, bu seferki cevap da dünyaya getirmiş olduğum çocuklar oldu, ben dünyayı değiştirememiştim ama değiştirecek olanlara aracılık etmiştim!?! Neyse ki bir süre önce kendimi kandırmaktan vazgeçtim, belki farklı türlüsünü bencillik olarak düşündüğüm için hayattaki görevimi hep başkaları üzerinden tanımlamıştım ama şimdi gönül rahatlığı ile amaç’ımı kendim üzerinden tanımlayabiliyorum. Ve yine bu amaç doğrultusunda kendi yakın ve uzak plan hedeflerimi oluşturabiliyorum. Bu sorulara cevap ararken kendinizi de daha iyi tanımaya başlıyor, güçlü yönlerinizi, nelerin size mutluluk/ tatmin getirebileceğini keşfediyor, akıntıya kapılmaktansa ne istediğinizi bilerek bu yönde kürek çekmeye başlıyorsunuz. Kendimi henüz yeterince iyi tanımadığım için üniversite sınavına girerken ne istediğimi bilmiyordum, çok acı ama okuduğum üniversiteyi ve bölümü seçme sebebim puanı en yüksek okul/bölüm olmasıydı. Okulu bitirdiğimde de ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Bankacılıkla başladığım kariyerimi, işimi çok da sevemeden 16 yıl boyunca devam ettirdim, çünkü bankacılık yapmak istemediğimi bilmekle birlikte gerçekte ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ara ara bu soruyu kendime sorsam da cevap gelmiyordu, sanırım yeterince iyi bir dinleyici değildim (kendimi). Bankada aldığım liderlik eğitimlerinden birinde önümüzdeki 1 yıl, 3 yıl ve 5 yıllık zaman dilimleri içinde kendimizi nerede gördüğümüze ilişkin bir çalışma yapıldığında yaşadığım sıkıntıyı tarif etmem mümkün değil. O çalışmayı genel geçer cevaplarla bir şekilde tamamladım. Bu çalışmayı yapmak zorunda olmak hoşuma gitmediyse de iş yoğunluğu ve hayatın rutininden sıyrılıp bu konulara kafa yormaya başlamak adına bir katkı olmuştur sanırım. Sonuçta, benim cevabım ancak 40 yaşımda geldi. Bir gün bir kafede kitap okuyorken anlık bir iç görü ile gelmiş gibi görünse de o iç görüye ulaşabilmek için belli bir süreçten geçmem gerekmişti. Detaya girip uzatmayacağım ama kendi özelimde bu süreç toprak edinmekle, elimin toprağa değmesi ile, doğada daha fazla vakit geçirmekle başladı. Sürecin bu kısmını merak edenler link’te yer alan eki bir yazımı http://gridenyesile.com/nasil-basladi-bolum-1-toprak-sahibi-oluyoruz/ okuyabilirler. Sizin için de bu süreç içinden geçmekte olduğumuz bu farklı dönem olabilir. Pandemik bir salgının hayatın anlamı üzerine tehdit oluşturduğu bugünler aslında herkesin içine dönüp bu anlamın ne olduğu hakkında düşünmesi için bir fırsat değil mi?

Sevgiyle,

  1. Nasıl İyileşiriz?- Dr. Wayne Jonas
  2. Telomer Etkisi- Elissa Epel, Elizabeth Blackburn

Diğer Kitap Önerileri:

  • İnsanın Anlam Arayışı- Viktor Frankl
  • Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı- Steven Covey
  • İkigai- Hector Garcia, Francesc Miralles
  • Bir Yudum Nefes- Perihan Yıllı

Faydalı Linkler:

  • Siz de önde gelen üniversitelerin online derslerinden faydalanmak isterseniz:

https://www.coursera.org/

  • Temel birkaç nefes egzersizi hakkında bilgi için:

https://www.drweil.com/health-wellness/body-mind-spirit/stress-anxiety/breathing-three-exercises/

  • Farkındalık (mindfulness) ve nefes egzersizleri:

http://www.freemindfulness.org/download

  • Her gün yoga: https://youtu.be/-svRgU1c1tg

Almanya’da Yaşam

21 Eylül 2018’de yeni bir ülkede yeni bir yolculuğa kanat açtık. Yolumuzun kesiştiği gerek yıllardır burada yaşayanlardan veya hepten buralı olanlardan gerekse Türkiye’deki dostlarımızdan süreç ve adaptasyona ve gözlemlerimize ilişkin çokça soru alıyoruz. Adaptasyon konusunda söyleyebileceğim iki temel nokta var. Son yıllarda hayatımızda pek çok değişiklik oldu, işimden ayrıldım, önce başka bir şehre, sonra o şehirde farklı bir eve, son olarak farklı bir ülkeye taşındık.

Okul yolunda
Okul yolunda

Bu süreçte, ama özellikle de farklı bir ülkeye geldiğimde ve çok da fazla yabancılık hissetmediğimi görüp kendimce nedenini sorguladığımda fark ettim ki insanın evi kendisi, hepimiz evimizi içimizde taşıyoruz aslında, yeter ki kendimizle barışık olalım.  Bunun yanısıra beklentileriniz ve önyargılarınız da kesinlikle yaşam tecrübelerinizi belirliyor. Eğer insanların mesafeli, soğuk, ırkçı vs. olduğuna dair yargılarınız varsa karşınıza sizi doğrulayacak insanlar ve olaylar çıkıyor. Bu tespiti sadece kendi hikayemizde değil, burada tanıştığım insanların hikayelerinde doğruladım. Yeni yolculuğumuza çıkarken hiçbir olumsuz yargı ile ya da her şey mükemmel olacak beklentisi ile kendimi şartlamadım. Zorlukların da olabileceği bilinci ile ama iyi insanlarla, kolaylıklarla karşılaşmak niyeti ile yargısız ve beklentisizdim. Her zaman şükrediyorum, gerçekten iyi insanlar ve kolaylıklar çıkardı karşımıza hayat. Bunda aile olarak gelmiş olmamızın (kapınızı kapattığınız zaman farklı bir ülkede de olsanız evdeki düzeniniz devam ediyor) ve çocukların yaşlarının nispeten küçük olmasının (geldiğimizde 7 ve 11 idi) etkisi de büyük tabi. Çocuklar, onların okulları ve okul sonrası aktiviteleri sayesinde hızlıca, uluslararası küçük bir çevremiz oldu (Alman, Ugandalı, Amerikalı ve tabi ki Türk). Yine de çok net söyleyebileceğim şu ki, ilk tecrübelerimizin olumlu olmasının yeni yaşamımıza genel bakışımızın üzerindeki etkisi belirleyici ve önemli idi. Market alışverişi sırasında tanıştığımız, şimdi dostlarımız olan Türk ailenin ilk hafta sonumuzda bizi pazar kahvaltısına davet etmesi, Alman komşumuzun eşyasız geldiğimizi fark edip bize bahçe masasını getirmesi, yine bir Alman olan ev sahibimizin mutfak tezgahında bıraktığı “viel Glück- bol şanslar” yazılı kupa… Bu demek değil ki hiç zorluklar yaşamadık, yaşamıyoruz ya da hiçbir zaman ırkçılık veya ayrımcılıkla karşılaşmayacağız. Ancak biliyorum ki, hayat yolculuğunun her durağında, ister doğduğunuz ülke veya şehirde yaşıyor olun isterseniz farklı bir ülkede olun, zorluklar elbette olacak, önemli olan ise karşımıza çıkan bu zorluklara bakış açımız, bunları bizi daha ileriye taşıyacak birer tecrübe, öğreti olarak görebilmek.

Hermann Hesse'nin şehri Calw'dan
Hermann Hesse’nin şehri Calw’dan

Gözlemlere gelince, bu ülke insanlarına dair en temel gözlemim, değerlerini bilinçli bir irade ile koruyor olmaları. Belki de acıyan yaramın buna dair olması, kendi ülke insanımın her geçen gün öz değerlerinden daha da uzaklaştırılıyor ve yozlaşıyor olması bu gözlemimi öne çıkarıyor. Türk Dil Kurumu’nun medeniyet (uygarlık) tanımı: “Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü”. Bana göre, medeniyetin en temel direği manevi varlıklar yani değerler. Maddi kazanımlar, daha iyi bir ekonomi, teknolojik, fikri ve sanatsal gelişmeler, korunan ve yaşatılan değerlerin sonucu olarak zaten gelişecektir. Bir zamanlar ülkemiz insanını tanımlayan yardımseverlik, kadirşinaslık, vicdan, dürüstlük, güven, saygı, adalet, tevazu gibi değerler son yıllarda planlı bir şekilde erozyona uğratılırken yerlerini bencillik, güvensizlik, umursamazlık, aymazlık, açgözlülük, hırs ve hatta sapkınlık alarak yeni bir birey ve onun hastalıklı ilişkilerini (kendisi, doğa ve diğer bireyler -çocukları, ailesi, arkadaşları, komşuları ile) doğurdu. Eşimle hayıflanarak ülkemiz insanının, ilişkilerinin ve tüketim alışkanlıklarının 20-30 yıl önceki halinin burada hala yaşadığını dile getiriyoruz sıkça. Genel sanının aksine aile bağları kuvvetli, komşularımın çocukları rutin olarak her hafta sonu ziyaretlerine geliyorlar, birlikte yemek yeniyor (alışık olduğumuz çeşitlilikte yemeklerin bulunduğu sofralar kurulmasa da), yemek sonrasında kutu veya kağıt oyunları oynanıp sohbet ediliyor, varsa torunlarının yollarını gözlüyor, onlarla da nitelikli zaman geçiriyorlar. Benzer şekilde komşuluk ilişkileri önemli, yardımlaşma ön planda, birinin kaybı veya hastalığı durumunda komşular planlayarak farklı günlerde yemek götürerek veya alışverişini yaparak destek oluyorlar. Komşulara kendi lezzetlerimizi tanıtmak için farklı bir şey yaptığımda paylaşıyorum ve tabaklar hiçbir zaman boş geri gelmiyor, hiçbir şey olmasa bir paket çikolata veya meyve ile geri veriliyor. Ve komşularım da kendi kültürlerine özel bir yemek yaptıklarında tatmamız için bizimle paylaşıyorlar. Diğer yandan aile ve komşuluk ilişkilerinde bireysel özgürlüklerin saygıyla gözetildiği bir denge söz konusu. Aslında kendileriyle olan dahil tüm ilişkileri, saygı ve güven esasına dayalı.

Öne çıkan diğer bir gözlemim ise herkesin kendi işini kendi yapıyor olması. Bu gözlemimin birkaç boyutu var. İlki; insanların yetkinliklerinin ellerinden alınmamış olması, temel yaşam becerilerinin hala okullarda kazandırılıyor olması. Yemek pişirme, bahçecilik, hatta temel marangozluk becerilerinin verildiği uygulamalı dersler, ilk ve ortaokul ders müfredatında yer alıyor (1954 yılında kapattırılan Köy Enstitüleri düşmedi mi sizin de aklınıza?). 12 yaşındaki oğluma elindeki yara izinin sebebini sorduğumda, teknik dersinde koltuğa destek için yuvarlak ayak keserken rendede olduğunu öğreniyorum. Örgü örmek burada hala çok yaygın, en çok örülen ise ev çorabı (pek çok Alman evine konuk oldum, hiçbirinde evde ayakkabı ile gezilmiyor, ev ayakkabısı dedikleri terlikleri veya kendi ördükleri ev çoraplarını giyiyorlar). Kimse çöp atmaktan, kaldırım süpürmekten gocunmuyor, hatta tam tersi kendi işlerini yapıyor olmakla övünüyorlar. Arabasının benzinini doldururken ehliyet öğretmenim (burada yeniden bir ehliyet kursuna kayıt yaptırıp teorik ve sürüş sınavlarına girerek ehliyetinizi yenilemeniz gerekiyor) “biz Almanlar her işimizi kendimiz yaparız” diyor gururla. Tam da bu nedenle olsa gerek hiçbir iş küçük görülmüyor, bir çöpçü de bir öğretmen de aynı saygıyı görüyor. Toplumda sınıfsal bir ayrışma yaratılmıyor. O kadar temel bir yapıtaşı ki, tüketim alışkanlıklarında da yansımasını çok net görüyorsunuz. Eskiyen eşyalarını, kıyafetlerini atmak yerine onarıyorlar, alışverişlerini sosyal statü göstergesi olsun diye, canları sıkıldığı veya moda değiştiği gerekçesiyle yapmıyorlar. Tasarruf ve refah bu şekilde sağlanıyor. Doğan Cüceloğlu’nun “Neden utanıp, neden utanmadığına bakarak bir toplumun geleceğini tahmin edebilirsiniz” tespitinin bir kehanet olmadığını söyleyebilirim.

Sonbaharda Tübingen
Sonbaharda Tübingen

Herkesin kendi işini kendi yapmasının bir başka boyutu ise (vergi oranları epey yüksek olmasına rağmen) her şeyi devletten beklemiyor olmaları. Belediye belli aralıklarla temizlik yapsa, çöpleri belli günlerde toplasa da herkes fazla çöpünü çöp merkezlerine götürüp atmaktan, kendi kapısının önünü temizlemekten, hatta kar yağışında tuzlamaktan, bahçesini bakımlı tutmaktan sorumlu. Geçtiğimiz sabah oğlumla okula yürürken aniden kar bastırdı, 70-75 yaşlarında bir hanımefendi o erken saatte soğuğa rağmen çıkmış kaldırımları tuzluyordu, okula giden çocuklar kayıp düşmesin diye.  Hem şükür hem de hüznü aynı anda yaşadım, o hanımefendinin varlığı ve edimine şükran, diğer yandan kendi ülkemde artık böyle insanlar ve davranışların ne kadar ender olduğunun farkındalığı ile hüzün. İnsanların devlete, bireysel sorumluluklara, inisiyatif almaya yaklaşımlarında adaletin sağlandığına ve ödedikleri verginin yerine gittiğine emin olmanın güveni var sanırım. Birkaç yıl önce çok sevdiğim ve ortalamanın çok üzerinde eğitimli bir iş arkadaşım arabanın camından dışarı sakızını attığında geçirdiğim şok, eleştirime verdiği “vergimi ödüyorum, temizlesinler” cevabı ile ikiye, dörde katlanmıştı. İdeal bir devletin özelliklerinin ne olduğu (ya da devlet olmalı mı) konusunda insanlık bin yıllardır henüz ortak bir zeminde buluşabilmiş değil. Ben de bu arayışa bir çözüm sunabilecek durumda değilim, bununla birlikte insan hakları temelinde laik, sosyal bir hukuk devleti (esasen ülkemizin kuruluş ayarlarının temeli olan) gerçek anlamda işler olduğunda bunun yarattığı sağlıklı ortamı ve ilişkileri (birey-devlet, birey-birey ve hatta birey-doğa) bu ülkede gözlemlemekteyim.

Burada da eğitim sisteminde pek çok aksaklık var, ülke genelinde standart bir eğitim tecrübesinden söz etmek mümkün değil, eğitime ilişkin kararlar merkezi olarak alınmıyor, eyaletlerin sorumluluk alanına bırakılmış durumda. Aynı şehirde bile okullar arasında farklı uygulamalara rastlamak mümkün, bu anlamda okulların epeyce özerk olduğunu söyleyebilirim. Özel okul yok denecek kadar az, Waldorf ve International School dışında özel okul yok gibi, bunlar ise özerklik konusunda devlet okulları kadar ayrıcalıklı değiller. Özel okulların başarısının devlet okullarınınkinin önüne geçmesi istenmiyor ve bu nedenle sıkı bir denetime ve kurallara tabiler. Eğitim sistemine ilişkin bizim yaşadığımız zorluk, bulunduğumuz eyaletin çok fazla göç alan bir bölge olmasına rağmen dil becerilerinin kazandırılması ve sisteme entegrasyonu konusunda ne standart ne de ideal bir uygulama olmaması idi. “Çocuklar 6 ayda dili öğreniyorlar” bir şehir efsanesi olsa gerek, çünkü ne kendi çocuklarımızda ne de bizimle aynı dönemde buraya gelen ailelerin çocuklarında bu yönde bir mucize gerçekleşmedi. Gelmemizin üzerinden 1.5 yıl geçti, her ikisi de dersleri takip edebiliyor ve dertlerini anlatabiliyor olsalar ve hatta ders notları ortalamanın üzerinde (Almanca hariç) olsa da henüz dili öğrendiler denilebilecek noktadan uzaktalar (tabi bu değerlendirme bizim mükemmelliyetçi yaklaşımımıza dair de olabilir). Geçtiğimiz yıl bizim de tecrübe ettiğimiz en temel sorun ise öğretmen eksikliği. Ayrıca, uzun yıllardır aynı kalan müfredatın yeni çağın gereksinimlerine hitap etmediği yönünde velilerden yüksek sesli bir eleştiri mevcut. Oğluma okuldan verilen ders kitaplarının 2011 yılından itibaren el değiştirmek suretiyle kullanıldığını gördüğümde ilk aklıma gelen müfredatın en az 7 yıldır değişmemiş olduğu idi (tabi yine sadece bu uygulamada bile birçok değere atıf yapmak mümkün: kitabın geçici sahibi kılınarak çocuklara sorumluluk bilincinin kazandırılması, israfı önleme, bilinçli tüketim gibi). Her ne kadar Alman veliler mevcut sistemi eleştirse de, her yıl daha da kötüye giden, içeriği siyasi ideolojiler kapsamında değiştirilen, sadece sınava hazırlanmaya yönelik ve ezbere dayalı olan müfredatımız ile karşılaştırıldığında bizim şikayetçi olduğumuz söylenemez. Değerlerdeki ve uygulamadaki farklar dile de yansıyor, burada çocuklar “sınav olmuyorlar”, “sınav yazıyorlar (Arbeit schreiben)”, çünkü gerçekten o sınavı yazıyorlar, matematik dersinde bile tüm işlemleri gösterdikten sonra buldukları sonucu da bir cümle ile yazmaları bekleniyor, “Ali’nin boyu Ahmet’ten 3 cm. uzundur” gibi.  Müzik ve beden eğitimi derslerinin dahi yazılı sınavları oluyor. Felsefi sorgulamaya, yorum yapmaya ve kendini ifade edebilme yeteneğinin kazandırılmasına önem veriliyor. Ortaokul ve lisede politik sistemdeki partilerin programları tartışılıyor, seyredilen sosyal içerikli filmler üzerinden ödevler yazılıp sınıfta tartışılıyor, farklı açılardan yorumlanıyor. Çocuklar rekabet ve hırs temelli bir sistemin içerisinde yetişmiyorlar, ilköğretimin ilk iki yılında notla değerlendirme yapılmıyor, 5. hatta 6. sınıfın sonuna kadar müfredatın içeriği temel konularla sınırlı, çocuklar müfredatın yoğunluğu veya zorluğu altında ezilmiyorlar. Karneye ve karne gününe özel bir önem atfedilmiyor, ilk dönemin son haftalarında bir gün (her okulun farklı olabiliyor) çocuklar karnelerini alıyorlar, karne almaya veliler okula gelmiyor. Dört yıllık ilköğretimin ardından çocuğun kapasitesi ve yeteneklerine göre devam edebileceği farklı okul alternatifleri var, bizdeki karşılıklarını standart ortaokul/lise, meslek veya ticaret lisesi ve anadolu/fen liseleri gibi düşünebilirsiniz. Önceki yıllarda çocuğun hangi okula devam edeceği tamamen ilkokul öğretmeninin referansı ile belirlenirken, velilerin talepleri üzerine bu sistemde değişikliğe gidilmiş. İlkokul öğretmeni tavsiye niteliğinde bir görüş verse de çocuğun gideceği okulu aileler seçiyor, çocuklar herhangi bir sınava tabi tutulmuyorlar, sadece gymnasiumlar için (bizdeki karşılığı anadolu/fen liseleri) belli bir not ortalamasını sağlamış olmaları gerekiyor. Üniversite okumadan belli bir hayat standardını yakalamak mümkün olduğu için yakın döneme kadar gymnasiumlardan ziyade meslek okulları tercih edilmiş, bu da öngörülemeyen bir şekilde ülkede doktor, mühendis açığıyla sonuçlanmış. Doktor açığının bir diğer nedeni de doktorların çok daha yüksek ücret alabildikleri Amerika’ya veya İsviçre’ye göç etmeleri. Sağlık sistemi, bu ülkenin kanayan yarası diyebiliriz. Sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması tabi ki güzel ama hizmet alabildiğiniz sürece. Doktor sayısındaki azlık nedeniyle standart bir göz randevusunu bile 3-4 aydan önceye alamıyorsunuz. Çocuk doktorları artık yeni hasta kabul etmiyor ve 1.5 yılın sonunda hala bir çocuk doktorumuz yok. Hastaneye ise ambulansla gitmediğiniz sürece akşam saat 7’den önce bir doktordan sevk kağıdı almadan (doktorunuz yoksa epey ironik) giriş yapamıyorsunuz. Neyse ki, oğlum hasta olduğunda insaflı bir doktora denk geldik (ilk gittiğimiz doktor 39 derece ateşi olduğunu söylememe rağmen kaydımız olmadığı için kabul etmemişti) ve 1.5 saatlik bir beklemeden sonra muayene olup reçete alabildik.

Eğitimde rekabetin ve hırsın öne çıkarılmadığını yazmıştım, evet, çalışkan ve disiplinliler ama hırslı değiller. Kimse ihtiyacından fazla çalışmıyor. Tavsiye üzerine gitmeye karar verdiğimiz popüler bir restoranın cumartesi ve pazar günleri kapalı olduğunu öğrenmek bize hayret verirken burada çok doğal karşılanıyor. İnsanların ikinci, üçüncü evini alıp çocuklarına bırakmak gibi bir kaygıları yok (çocuklarının buna ihtiyaç duyabileceği yönünde bir endişeleri de olmadığından), yaşlılıklarında kendi bakımlarını karşılayacak bir birikimi sağlamayı hedefliyorlar sadece. Hareket etmeyi (ormanda yürüyüş yapmak, bisiklete binmek), sosyalleşmeyi (bahar aylarından itibaren her hafta sonu bir sokak festivali oluyor) ve en çok da seyahat etmeyi seviyorlar, yılda en az iki veya üç kere tatile çıkıyorlar. Sokaklarda kedi köpek yok çünkü sorumluluğunu alamayacak kimsenin kedi veya köpek edinmesine izin vermiyorlar. Yeterli sayıda barınak var ve barınaktan bir hayvan edinecekseniz oturduğunuz evin ve çevrenin o hayvanın ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı dahi kontrol ediliyor, mesela bütün gün evde yalnız kalacaksa bir kediyi tek başına alamıyorsunuz, ikinci bir kediyle birlikte almanız gerekiyor. Ya da beğendiğiniz bir kedi var ama çocuklarla arası iyi değil, çocuğunuz varsa o kediyi size vermiyorlar gibi. Tezcanlı ve sabırsız bir insansınız bu ülkede yaşamakta zorlanabilirsiniz, neredeyse bütün yazışmalar hala posta üzerinden yapılıyor, tahmin edemeyeceğiniz bir bürokrasi var her türlü işlemde ve kimsenin acelesi yok, acil diye bir kavram yok, beklemek burada her alanda doğal karşılanıyor.

Bu bir medeniyete övgü yazısı değil, 1.5 yılda edindiğim gözlemlerimi mümkün olduğunca derlemeye çalıştım. Kimseyi örnek almaya ihtiyacımız yok, yapmamız gereken tek şey özümüze, fabrika ayarlarına geri dönmek, Atamız’ın gösterdiği yolda emin adımlarla ilerlemek. Bunu da öncelikle değerlerimizden ödün vermeden yapabiliriz.

Sevgiyle,

İki Yılın Ardından

Son yazımı 8 Mart 2018’de yazmışım. Araya o kadar çok şey girdi ki, yazmak için tekrar bilgisayarın başına oturmam iki yılımı almış. Blog’a son yazımı post ettiğim Mart 2018’de önemli bir kararın arifesindeydik, eşimin aldığı bir iş teklifi dolayısı ile yurtdışına yerleşme konusunu değerlendiriyorduk. Bu konu, başka herhangi bir şeye yoğunlaşamayacak kadar zihnimi meşgul ediyordu haliyle.

Göç Yolunda Leylekler- Eylül 2018

Sonrasında taşınma süreci, bu arada babamın sağlığının kötüleşmesi ve kaybı, yeni hayatımıza adaptasyon derken daha yakın zamanda ise blog’daki bazı teknik problemler yazma konusunu sürekli ertelememe neden oldu. Bununla birlikte içimdeki ses tekrar yazmaya başlamam için beni dürtmeye devam etti. Toprakla haşır neşir olmaya başladığım dönemde öğrendiklerimi paylaşmak amacıyla yazmaya başlamış iken bir süre sonra aslında kendim için yazdığımı fark ettim. Kafamda uçuşan düşünceler, okuduklarımdan, tecrübelerimden edindiğim farkındalıklar, bilişler ancak oturup yazmaya başlayınca ifade buluyor, şekillenip anlamlı bağlantılar kurmama ya da kurduğum bağlantıları kalıcı kılmama imkan sağlıyor. Bunun yanı sıra çok az kişiye ulaşıyor olsam ve bu yönde bir kaygıyla yazmasam da, aldığım özellikle birkaç geri bildirim yazmaya devam etmem konusunda beni motive ediyor. Sonuçta, bugün, yaklaşık iki yıl sonra aklımda yazacak herhangi bir konu olmaksızın bembeyaz bir Word sayfasını tekrar açtım, sevgili Nil Karaibrahimgil’in de dediği gibi “çalışmaya başlamadan ilham gelmediğinin” bilincinde…

TOPRAKLA UĞRAŞMANIN FAYDALARI

Toprakla haşır neşir olmaya başlamamızdan kısa süre sonra dikkatimizi çekti, hafta sonları bahçe işlerinden sonra fiziksel olarak aşırı yorulmuş olsak da geldiğimizden bambaşka bir ruh hali içinde (keyifli, dingin ve huzurlu olarak) İstanbul’a dönüyorduk.  Evet, bütün hafta stresli ve yoğun beyaz yakalı işlerimizde çalıştıktan sonra hafta sonu da fiziksel olarak çalışacak olmak giderken ilave bir gerginlik yaratıyordu. Aslında konu fiziksel olarak çalışacak olmaktan ziyade, yapılması gereken işlerin çokluğu ve sadece iki kişi haftada bir gün gitmekle başa çıkılmasının mümkün olmadığını, tam deyimi ile taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmayı yaşıyor olmamızdı.

Kendi yetiştirdiğiniz ve çocuklarınızın topladığı bezelyeden daha lezzetlisi yok. Hem de doğal ve ilaçsız.

Gıda yetiştirmeye niyet ederken ne düşünmüştük bilmiyorum, gıda o kadar bol, ulaşılabilir ve ucuz ki, her gün tabaklarımızdaki onlarca çeşit sebzeyi o tabağa nasıl gelmiş olduklarına dair hiç kafa yormadan tükettiğimizden olsa gerek, sebzelerimizin ve meyvelerimizin pek az bir çabayla yetişeceklerini varsaydık sanırım. Oysa ki çoğu zaman dalgınlıkla, tadına bile varmadan yediğimiz o bir tabak sebze yemeğinde ne kadar büyük bir emek var bilseniz! Benim yetiştirdiğim tek bir domatese bile paha biçmem mümkün değil. Belki size çok akıllıca gelmeyecek ama özellikle yalnız yemek yediğim anlarda o an yemekte olduğum zeytin tanesinin yetiştiği ağacı, yapraklarında dans eden güneşi, rüzgarı ve yağmur damlalarını gözümün önüne getiriyorum, zeytinin zeytin olma sürecini duyumsamaya çalışıyorum. Böyle anlarda da şu aralar pek sık uğrayamadığımız Şanslı Bahçe’yi, orada olmayı feci özlüyorum. Farkındalık toprakla uğraşmanın bana sağladığı pek çok kazanımdan biri.

Bahçede çocuklarla hayata dair faaliyetler…

Listelere pek meraklıyız ya, toprakla uğraşmanın diğer kazanımlarını da listeledim:

  • Toprakla uğraşmak ruh halinizi iyileştirir: Yakın zamanda toprakta bulunan bazı bakterilerin Prozac’la benzer etkilere sahip olduğu, serotonin yani nam-ı diğer mutluluk hormonu salgısını tetikledikleri bilimsel olarak ispatlandı.
  • Toprakla uğraşmak kemiklerinize iyi gelir: Evet, çapa yapmak, eğilip kalkmak belinizi yorsa da açık havada, güneşin altında çalışarak D vitamini depolarınızı dolduruyorsunuz. Önceki yıl kan tahlillerimde yerlerde sürünen D vitamini doluluk oranım, bu yıl üst sınırın bile üzerinde çıktı.
  • Tabağınızdaki o sebzeyi yetiştirmek için ne kadar emek gerektiğini fark ettiğinizde gıdanın aslında ne kadar ucuz olduğuna şaşıracak ve bir daha pazardaki köylüden bir şeyler alırken pazarlık yapmayı aklınızın ucundan geçirmeyeceksiniz. Ayrıca, tek bir domatesi bile atıp ziyan etmemek için daha bilinçli alışveriş yapacak, tüketebileceğiniz kadar almaya gayret edeceksiniz.
  • Bu madde öğrenmeyi sevenler için. Toprakla uğraşmak size bambaşka bir dünyanın kapısını açacak. Öyle bir dünya ki, bilmediğiniz ne kadar çok şey olduğuna şaşırırsınız. Tohum nedir, hangi bitkilerin tohumu ne şekilde alınır, nasıl saklanır, ne zaman ve nasıl ekilir, hangi bitkiler birarada ekilir/ ekilmez, zararlılar, korunma yöntemleri… Mesela uğur böceklerinin aman vermez avcılar olduğunu ve zararlı mücadelesinde baş yardımcınız olduğunu, bir nar ağacını çelikle çoğaltırken dalını (çelik) toprağa daldırma yönünüzün o ağacın tatlı veya ekşi meyve verme konusunda belirleyici olduğunu, iki dirhem bir çekirdek deyiminin her bir çekirdeğinin ağırlığı aynı olan ve bu sebeple yıllar boyunca ağırlık ölçüsü olarak kullanılan keçiboynuzu meyvesinden doğduğunu, üzerine basıp geçtiğiniz hemen her otun yenebileceğini, tahmin edemeyeceğiniz şifalar barındırdığını ve daha neler..
  • Öğrenmekten büyük keyif alacağınız yeni şeylerin yanında bir de pek o kadar keyifli olmayan önemli başka şeyler öğreniyorsunuz. Üzerine hiç kafa yormadığımız tohumun ve gıdanın aslında ne kadar hayati olduğunu, ülkemizde yerli tohum satışının yasaklandığını (nineniz yıllardır ektiği domates tohumuna patent almadan pazarda satmak isterse hapis cezası alabilir), atalık yerli tohumlarını ekmekte direnen çiftçilerin teşviklerden yararlanamadığını, yerli tohumların takaslar yoluyla yaşatılmaya çalışıldığını, tohumun ve gıdanın tüm dünyada birkaç firmanın tekelinde olduğunu, silahla dize getirilemeyen ulusların tarımlarının bitirilerek hastalıklı tohum-ilaç ve gıdalara mahkum edildiğini… (İlginizi çektiyse http://gridenyesile.com/nasil-basladi-bolum-2-naif-bir-baskaldiri-gocuyoruz/ yazımda bu konuda biraz daha bilgi bulabilir ve dipnotlardaki kitap tavsiyelerine* bir göz atabilirsiniz.)
  • Gözlem yapmayı, bakmanın ötesinde görmeyi öğreniyorsunuz. Daha önce ot, böcek, kuş, ağaç deyip geçtiklerinizi ayırd etmeye başlıyorsunuz, doğayla yeniden tanışmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz. Tırtıldan, böcekten ve hatta yılandan korkmamayı öğreniyorsunuz. Doğayla yeniden tanışıp barışırken aslında kendinizle de tanışıp barışıyorsunuz.
  • Bahçede içilen yorgunluk kahvesinin tadı hiç bir kahvede yok.

    Yavaşlamayı, her şeyi kontrol edemeyeceğinizi öğreniyorsunuz. Büyük şehirde yaşayan biri için bunu öğrenmek/ kabul etmek yazıldığı kadar kolay olmuyor tabi. Sabır ve tevekkül, anda kalma, akışına bırakma konusunda biraz pratik yapma ihtiyacı olanlara toprakla uğraşmaktan daha iyi bir öneri düşünemiyorum, öğrenme sürecinin hızlı olmasını beklememeniz gerektiğini de tahmin etmişsinizdir 🙂 . Şartları ne kadar zorlarsanız da mart ayında ektiğiniz bir domates tohumu haziran sonundan önce size meyve vermez. Kışlık sebzeler için bekleme süreci 8-9 ayı bulabiliyor. Kuşkonmaz hasat edebilmek için 3 yıl beklemeniz gerektiğini söylesem… Gözünüz gibi baktığınız domates fideniz için sağlıklı bir toprak, kompost, destek çubukları, iyi geçineceği komşu sebzeler (kardeş bitkiler), koruyup kollayıcı fesleğen ve kadife çiçekleri ve sevginiz dahil tüm olumlu şartları sağladığınızı ve tüm yaz domatesleri bahçeden yiyip eşe dosta dağıtıp kalanı da konserve yapmayı garantiye aldığınızı düşünebilirsiniz. Yine de zamansız (kime göre? )bir dolu, obur toprak altı ve/veya üstü böcekleri veya bir hastalık o sezonu bahçenizden tek bir domates yiyemeden kapatmanıza neden olabilir.

  • Ve son olarak toprakla uğraşmak hayatınızı değiştirebilir…

Bütün bunlar sağlıklı beslenmek ve çocuklarımızla hafta sonları şehirden uzakta kaliteli vakit geçirmek için edindiğimiz toprak parçasının, toprakla uğraşmanın bize kazandırdıkları. Gıdamızı yetiştirme noktasında hayal ettiğimiz yerden biraz uzağız belki ama toprağa bulaşmak bizde bir şeyleri tetikledi, derinlerde bir yerde ekili tohumlarımız hayat buldu, uyandı, bizleri dönüştürdü. Yukarıdakilerden bir veya bir kaçı neden sizin sebebiniz olmasın ki?

Sevgiyle,

* Kitap tavsiyesi

– “Hayvan, Sebze, Mucize”, Barbara Kingsolver

– “Saklı Seçilmişler”, Soner Yalçın

– “Etobur Otobur İkilemi”, Michael Pollan

– “Sebze Yetiştiricisinin El Kitabı”, Edward C. Smith

 

Farklı Bir Ütopya: Anastasya’nın Vizyonları

Yunanca kökenli bir kelime olan ütopya, 1516 yılında ilk defa Thomas More tarafından türetilerek “aslında var olmayan mükemmel yer/ülke” anlamında kullanılmış. Aynı isimli eserinde, ideal devlet düzeninin nasıl olması gerektiğini ortaya koyan More’un Ütopya adası o kadar mükemmel ki, insanlarda ütopya kelimesi hep “var olamayacak kadar mükemmel” anlamını yüklenen bir kelime haline dönüşmüş. Halbuki halihazırda var olmaması, var olmayacağı anlamına gelmemeli, değil mi?

Tabi bir de işin karanlık tarafı var, distopyalar.  Distopya’nın kelime anlamı, kötü/ hastalıklı yer olmakla birlikte, ütopik toplumların karşıtı baskıcı sistemleri anlatmak için kullanılmakta. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Orwell’in 1984’ü ve Hayvan Çiftliği, hatta Golding’in Sineklerin Tanrısı en çok bilinen distopik yapıtlar.

Okumuş olduğum iki kitap (Anastasya serisi ve MS 2150) bu yazının konusunu belirlediğinde fark ettim ki, insanlığın özlemlerine cevap verecek daha iyi bir dünya düzenini anlatan ütopik kitaplardan çok daha fazla distopik kitap var belleğimde. Gerçekten de Google Amca’ya sorduğumda gelen listelerde; hem eser sayısı hem de popülerlik/ bilinirlik anlamında distopik edebiyat, ütopik edebiyatın epeyce önünde yer alıyor. Son yıllarda artan bir popülerliğe sahip olan distopik Netflix dizilerini de unutmamak lazım. Bu , mevcut sistemlerin ağırlıklı olarak baskıcı olmasının bir sonucu ve sisteme eleştirinin edebiyat tarafındaki yansıması olarak görülebilir. Diğer taraftan, sözkonusu kitapların bir kısmının gelecek kurgusu ile yazıldığı düşünüldüğünde, insanlığın geleceğine dair olumsuz vizyonlarının adeta kehanetmişçesine gerçekleşiyor olması korkutucu. İyimser tarafta kalıp mevcudu abartarak yazmanın var olmayanı hayal etmekten daha kolay olduğunu düşünebiliriz. Ya da sistemlerin, insanlığı daha iyisini istemeyecek ve hayal bile edemeyecekleri kadar esir aldığını!

Beni tanıyanlar ya da bu blogdaki eski yazılarımı okuyanlar, birkaç yıl önce bir parça toprak edinip doğal yollarla kendi gıdamızı yetiştirmeyi öğrenmeye niyet ettiğimizi bilirler, hatta bu blog da bu yolcuğun bir parçası olarak doğdu. Anastasya, ne kadar doğru bir karar verdiğimizi teyit edercesine tam da bu yolculuğun başlarında karşıma çıktı. Kitabın kapağını açtığınızda, metindeki kelime ve harf kombinasyonlarının insanlar üzerinde yararlı bir etki bırakacak şekilde oluşturulduğuna dair bir bilgilendirme yazısı karşılıyor okuyucuyu. Kendi adıma anlamsız bulduğumu itiraf etmeliyim, sonuçta böyle bir kombinasyon olduğunu varsaysak bile kitabın yazıldığı orijinal dil için geçerli olmalı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ancak dördüncü kitabın (Birlikte Yaratılış) başlarında yaşadığım eşsiz bir deneyime (esasen hal’e) dayanarak kitabın insanlar üzerinde gerçekten belli bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Rus bir tüccar olan Vladimir Megre’nin yazdığı 8 kitaplık seri (9. kitap Anastasya hayranlarının yazdığı şiirlerden oluşuyor) Rusya’da yayımlandıktan kısa süre içinde 10 milyon satışa ulaşmış ve 22 dile çevrilmiş (sadece ilk dört kitabın Türkçe çevirisi mevcut, diğer kitapları İngilizce olarak temin etmek mümkün). Bazıları Anastasya’nın, yazarın hayal ürünü olduğunu düşünse de, O’nun varlığına inanan pek çokları da kitaptaki düşünceleri ve vizyonları doğrultusunda Rusya’da bir halk hareketi başlatmışlar. Kitaplar (ilk kitap 1996 yılında yayınlanmış), önemli bir eko-köy hareketinin tetikleyicisi olarak anılıyor, öyle ki 2004 yılında okurların düzenlediği bir konferansta Anastasya etkisi ile kurulan 150 eko-köyün temsilcileri hazır bulunmuş. Rusya’nın güneyinde, Anastasya’nın eğitim konusundaki görüşlerini temel alan bir  de okul bulunuyor. Kitapların bu çapta yankı uyandırması bence Anastasya’nın vizyonlarının, insanların özlemlerinde karşılıklarını bulmasından kaynaklanıyor. Yazının başlığı ütopya olsa da, bu kelimeye yüklenen olumsuz “gerçekleşmesi imkansız” anlamından dolayı yazının devamında kitapla da paralel olarak “vizyon” kelimesini kullanmayı tercih edeceğim.

Anastasya, taygada tek başına (dedesi ve büyükdedesi de var ancak sürekli birarada değiller) yaşayan 1969 doğumlu genç bir kadın. Bu genç kadın; telepati, düşünce gücü, imgeleme yoluyla yaratım gibi Yaradılış’ından itibaren İnsan’a bahşedilmiş ancak İnsan’ın unuttuğunu/ unutturulduğunu ifade ettiği birtakım yeteneklere sahip. Tam da bu nedenle, kitapların okurları arasında onu peygamber ilan edenler de, tamamen hayal ürünü olduğunu düşünenler de var. Yazıyı kısa tutabilmek adına hikaye kısmına ilişkin daha fazla detay vermeyerek Anastasya’nın görüş ve vizyonlarını aktarmaya çalışacağım.

Anastasya’ya göre, yüzyıllardır Dünya ve insanlar “karanlık güçler”in tesiri altındalar. Bu karanlık güçler, Eski Mısır’da firavunları seçip yöneten rahipler, bugün hala iş başındalar ve değişen tek şey firavunların yerini ülke liderlerinin ve Sistem’in almış olması. İnsan’ın yaratılışında İnsan’da dengede olan tüm enerjiler (iyi-kötü, sevgi-nefret, ve tüm diğer tanrısal enerjiler) karanlık güçlerin bünyesinde dengenin bozulması ile cennet olan dünyayı bugünkü haline getirmiş. Karanlık güçler, farklı öğreti ve sistemler yaratarak İnsan’ı önemli olandan uzaklaştırmak, önemli olanı İnsan’dan gizlemek çabasındalar. “Tüm sistemlerin amacı, egemen olan İnsan’ı, Tanrı’dan ayırmak, bilge yaratıcıyı (İnsan’ı) öldürüp ruhsuz bir köleye dönüştürmek”. Başarılı da olmuşlar, İnsan bir biyorobot haline dönüşmüş, Varoluş’un özünü ve kendi kaderini düşünecek vakti yok ve Sistem’e hizmet edecek bir düzen içerisinde yaşıyor. Çok acı bir şekilde ise “sistem daima ebeveynler üzerinden işliyor”. Ebeveynler ve okullar, kendileri sistemin kölesi olduklarının farkına varmadan çocuklarını da sisteme gönüllü köleler olarak yetiştirmede el birliğindeler. Temelde, “eğitim ve öğretim sistemlerimiz varlığın özünü idrak etmemize, her insanın hayatının önceliklerini doğru belirlemesine yardım etmiyor”. Bu nedenle Anastasya’nın vizyonlarının temelindeki iki unsurdan ilki, çocukların yetiştirilmesi.

Anastasya’nın çocuk yetiştirmeye ilişkin temel prensiplerinin bazılarının karşılığını günümüzün popüler Waldorf veya Montessori okullarında bulmak mümkün: Çocuk yetiştirirken ebeveynler ve diğer büyükleri çocukla eşitleri imiş gibi konuşmalı, hatta bazı konularda, düşüncelerinin saflığı nedeniyle çocukların kendilerinden üstün olduğunu kabul etmeliler. Çocuk kendisi istemeden kucaklanmamalı, doyurulmamalı. Çocuklar mümkün olduğunca doğada, gözlemleyip düşünerek ve inceleyerek vakit geçirmeli, yapay oyuncaklar asla gerçek evrenin yerine geçmemeli. Çocukları düşünmeye yöneltecek sorular sorulmalı ama bir sorunun cevabını almadan yeni soru sorulmamalı. Bir parça toprak verip kendi istediğini yapmasına/ yetiştirmesine izin vermeli, yönlendirmemeli, yardım etmek için çocuktan izin istemeli. Doğada çocuk büyütmek; çiçekler, böcekler, canlı olan her şey “Yaratılış’la bağlantılı olduğu için çocuğa evrenin özünü ve kendi görevini kavramasında yardımcı” oluyor.

“Sevgi Evreni” Fotoğrafın kaynağı: https://hubpages.com/literature/Anastasias-Ringing-Cedars-The-Unimaginable-Truth

Anastasya’nın vizyonlarının diğer önemli unsuru ise daçnikler. Daçnikler, kendi sebze bahçeleri olan ve kendi ihtiyaçları için sebze, meyve yetiştiren Ruslar’a verilen isim. Anastasya’ya göre “daçnik fenomeni, İnsan’ın Varoluş’un özünü kavramasında bir geçiş” sağlıyor. Toprakla bağlantıda olmak ve sebze yetiştirmek kadar basit görünen bir iş, İnsan’ın evrenle ve “Yüce Akıl” ile bağlantısını yeniden kurmasına aracı oluyor. Her tohum milyonlarca yıldan beri süregelen evrensel bilgiyi taşıyor, İnsan’ın kendi ektiği tohumlar ve yetişme sürecinde iletişimde olduğu bitkiler o kişiye özel bir “Sevgi Evreni” oluşturuyor, o kişinin her türlü hastalığına iyi geldiği gibi yaşlanmayı geciktirip, ruhuna huzur veriyor, düşüncelerine açıklık getiriyor.

Anastasya’nın çocuklar ve daçnikler üzerine kurduğu vizyonlarında, geleceğin Rusyası’nda şehirlerde alçak katlı evlerin duvarları canlı renklerle boyanmış, evlerin duvarlarını manzara ve çiçek resimleri süslüyor. Evlerin çatılarından asmalar sarkıyor. Kentin tüm sokak ve caddeleri orman ve meyve ağaçları ile ağaçlandırılmış ve çiçeklendirilmiş. Hava temiz, insanların direkt nehirden içtikleri su canlı ve temiz. İnsanların işleri evlerine yakın olacak şekilde düzenlendiği için trafik yok, çok az sayıda araç var. İnsanların büyük bölümü ise şehir dışındaki aile arazilerinde yaşayıp çalışıyorlar. Her bir aileye kanunla bir hektar arazi tahsis edilmiş*, arazi sonraki nesillere aktarılıyor ve arazilerde yetiştirilen ürünler vergiye tabi değil. Aile arazileri canlı çitlerle (ağaçlar, çalılar) çevrelenmiş, her bir arazinin en az yarısı orman ağaçlarına ayrılmış, birer küçük gölet, ağıl ve kümesleri var, içi boş ağaç kütükleri arılar için kovan olarak yerleştirilmiş, sonraki nesiller dedelerinin diktiği ağaçlardan ahşap evler yapıyor, sevgi enerjisinin sardığı bu evler onları koruyup iyileştiriyor. Her şey doğada uyum içinde yetiştiğinden gübrelemeye ve kimyasallara, böcek ilaçlarına ihtiyaç kalmıyor (Fukuoka’nın Doğal Tarım ve Mollison’ın Permakültür prensipleri). Ormandaki hayvanlar artık İnsan’ı bir tehdit olarak görmüyor, sincaplar, ayılar ve kurtlar İnsan’a hizmet ediyor. Geleceğin çocukları düşünce gücüyle silahları yok ederek, Dünya çapında bir silahsızlanma hareketi başlatıyorlar. Rusya’da başlayan bu hareket zamanla tüm Dünya’ya yayılıyor. Uykusundan uyanan ve Dünya’yı tekrar Cennet’e çeviren İnsan, yaratım gücünü yeniden keşfediyor.  Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı İnsanlar, tanrılara dönüşüyor, yaratmayı tecrübe etmeleri için var olan diğer gezegenlerde yeni dünyalar yaratıyorlar.

Anastasya’nın varlığına inanırsınız veya inanmazsanız, kitap serisini bilim kurgu bir hikaye olarak ya da Yeni Çağ akımına ait kişisel gelişim kitaplarının bir versiyonu -pek çok dini, kadim, ezoterik, okült, spiritüel bilginin bir arada sunulduğu masalsı bir versiyonu, olarak değerlendirebilirsiniz. Üç yıl önce okuduğum sekiz kitaplık seriyi bu yazıyı yazarken tekrar elime alıp bazı bölümlerini yeniden okudum. Kurgu veya gerçek, söyleyebileceğim tek şey satırlardan ulaşan bir sevgi enerjisi olduğu, özellikle bazı bölümlerinin içimdeki bir şeyle bağlantı kurduğu, bende bir sevinç, mutluluk, coşku hali yarattığı. Distopik eserlerden, dizilerden bunaldıysanız, İnsan’ı yücelten bir şeyler okumak isterseniz, sizin de dayatılandan farklı bir Dünya vizyonunuz varsa, yakın zamanda çocuk sahibi olduysanız/ olmayı düşünüyorsanız, bir sebze bahçesi edinme**/ ağaç yetiştirme niyetiniz varsa bir haftasonunuzu Anastasya’ya ayırmak size de iyi gelecek.

Sevgiyle,

 

Kitaplardan birkaç alıntı:

“İnsanlar çocukların ne olduğunu gördükleri zaman insanlık kurtulacak, İnsanlar cennette yaşamayı öğrenecek.”

“… İnsan’ın beslenme gibi bir sorunu yoktur. Tıpki nefes alır gibi yemek yemeli İnsan, yemeğe özel bir ilgi göstermeden, yediğini aklına getirmeden. Tanrı, bu sorunu diğer canlılara ödev kılmıştır; İnsansa kendi ödevlerini yerine getirerek İnsan gibi yaşamalı”

“Düşünce her şeyden önce gelir, zamanla somutlaşır ve toplumsal düzeni değiştirir.”

“Düşünce ve kelime, sadece İnsan’a verilen yaratım araçlarıdır. … ruh ve kelimeler arasında bağ olduğu zaman, imgelere bağlı olarak söylenen kelimelerin gerçekleşme gücü vardır.” Bu imgeleme gücüyle yaratımdır, İnsan’ın sahip olduğu en önemli güç ve muazzam bir enerji kaynağıdır.

“İnsan doğada var olmayan hiçbir şeyi icat edemez.”

“Yeryüzündeki her bir bitki ve hayvan İnsan’a hizmet için yaratılmıştır, günümüzde İnsan bunlardan yararlanmayı tam olarak bilmiyor.”

 

* Bu vizyonun yer aldığı 5. Kitabın yayımlanmasından yaklaşık 3 yıl sonra, ülke genelinde yaşanan açlık ve işsizliğe bir çözüm olması amacıyla, 7 Temmuz 2003’te Putin, Özel Bahçecilik Yasası olarak tercüme edebileceğimiz bir yasayı devreye almış. Bu yasa ile devlet arazileri tarım yapmak üzere vatandaşlara tahsis edilmiş. Kaynak: https://themoscowtimes.com/articles/harnessing-family-farmers-32492

** Japonlar’ın dünyanın en uzun ömürlü insanları olduğunu biliyoruz. Her 100.000 Japon’dan 24.055’inin 100 yaşında olduğunu ise henüz son sayfalarını okumakta olduğum “Ikigai- Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırları” isimli kitaptan öğrendim. Kitabın yazarlarının Okinawa’da yaptıkları araştırmaya göre 100 yaş civarındaki insanların ortak özelliklerinin en başında hepsinin kendi sebze bahçeleri olması geliyor.

Sorumlu Temizlik

Evlendiğimizde ilk market alışverişimizin büyük kısmını deterjanlar oluşturmuştu. Elde yıkanan bulaşıklar için sıvı deterjan, bulaşık makinası deterjanı, parlatıcısı, tuzu, zorlu yağlar için spreyler, krem deterjanlar, çamaşır suyu, beyazlar, renkliler, siyahlar ve yünlüler için ayrı ayrı çamaşır deterjanları, yumuşatıcı, leke çıkarıcı… Yıllar içerisinde, çamaşır yumuşatıcısının aslında ekstra koku sağlamak dışında bir işlevi olmadığını fark ederek listeden çıkarsam da diğerlerinin tamamını büyük bir bağlılıkla kullanmaya devam ettim. Marketlerin deterjan reyonlarında yeni çıkan ürünleri incelediğim dakikalar geçirdim. Deterjan deyip geçmeyin, gerek market alanında gerekse reklamlarda önemli bir paya sahip olan deterjan, karar alma süreçlerimizde de hak ettiğinden fazla yer tutuyor. Onlarca ürün ve reklam bombardımanı altındaki tüketicinin satın alma kararları zorlaştırılıyor.

Deterjan konusu hassas bir konu, o kadar ki tüketici her zaman rasyonel (ekonomik olması, düşük fiyatlı olması gibi) kararlar alamıyor. Üniversitede, pazarlama dersinde proje olarak “deterjan tercihlerini belirleyen faktörler”i inceleyen bir pazar araştırması yapmıştım. Araştırmamın sonuçlarında fiyat; marka, referans, iyi temizlemesi, güzel kokması gibi faktörlerin çok çok arkasında kalmıştı. Farklı bir araştırmada ise, deterjan tüketiminin düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip hanelerde daha yüksek olduğunu, bunun nedeninin de iyi temizleyen ve güzel kokan deterjanların sağladığına inanılan statü olduğunu okumuştum.

Sorumluyuz…

İyi temizliyor ve güzel kokuyor, hadi buna sağladığına inanılan imajı da ekleyelim. Peki, bu kadar fazla deterjan kullanımı bizden neler götürüyor farkında mıyız? Aslında farkındayız ama yeterince önemli olduğunu düşünmüyoruz. Bunun üzerinde kafa yoracak vaktimiz yok (gerçekten önemli olan hangi konuyu düşünmemize izin veriyor ki sistem, algılarımızı milyonlarca ürün, gündem, iş yoğunluğu vs ile sersemletirken), alternatif ürünleri arayıp bulmak ve denemek için de zaman ayırmak istemiyoruz. Oysa ki, temizlik için kullandığımız bu ürünler su kaynaklarına karışarak suyumuzu, toprağımızı kirletiyor, doğaya ve sağlığımıza onarılamaz zararlar veriyor. Yeni doğan bebeklerin neredeyse hepsi alerji  ve kronik astımla hayata merhaba diyorlar. Hala deterjan kullanmayı bırakmaya, en azından azaltmaya ikna olacak kadar umurunuzda değil mi, ne de olsa sadece bir kişinin davranışındaki değişiklik dünyayı kurtaramaz, mı acaba? Etkimizin o kadar da küçük olmadığını artık kuantum bilimi de ispatladığına göre (merak edenler için http://gridenyesile.com/romantik-kuantum/ ) bu konuda bir aksiyon almak ister misiniz?

Temizlikte alternatif ürünleri tercih ederek, daha az ve bilinçli deterjan kullanarak sağlayabileceğiniz faydalar azımsanacak gibi değil.

  • Kendinizi ve ailenizi zehirlemiyorsunuz.
  • Doğayı kirletmiyorsunuz.
  • Hangi deterjanı almayı düşünmekle vakit kaybetmeyeceğiniz için karar süreçlerinizde tasarruf sağlıyorsunuz. Her insanın günlük belli bir sayıda karar alabilme kapasitesi var. Bilimsel araştırmalara göre bu sayı 35bin. Einstein, Steve Jobs ve hatta moda tasarımcısı olmasına rağmen Michael Kors’un daha faydalı kararlara yer açmak adına tek tip giyindiğini duymuş olabilirsiniz.
  • Sadece bir kaç ürünle hem çamaşır hem bulaşık hem de genel temizliği yapabildiğiniz için çok daha ekonomik.
  • Aynı nedenle evdeki depolama alanından tasarruf ediyorsunuz, onlarca deterjan kutusu yerine bir kaç kutu.
  • Bonus olarak da sorumlu davrandığınız için duyacağınız memnuniyet ve mutluluk hissi.

Bir denemeye değmez mi?

Benim reçetelerim aşağıdaki gibi, Erkan Şamcı’nın Ekolojik Temizlik kitabının aşağıdaki reçetelerin oluşmasına katkısı büyük, siz de biraz araştırma, biraz deneme yanılma ile kendinize uygun olan reçeteyi oluşturabilirsiniz.

Çamaşır Sodası, Boraks ve Sirke

Çamaşır makinası için: Renkli, siyah, beyaz tüm çamaşırlar için 2 silme yemek kaşığı boraks, 2 yemek kaşığı çamaşır sodası, 1 tatlı kaşığı karbonat, yumuşatıcı bölümüne beyaz sirke ve birkaç damla lavanta yağı. Yünlü çamaşırlar için ise sadece bebek şampuanı ve sirke kullanıyorum.

Bulaşık makinası için: 1 yemek kaşığı limon tuzu, ½ çay kaşığı boraks, parlatıcı yerine sirke, tuz yerine ufalanmış kaya tuzu. Güzel kokması için salataya sıktığınız limon kabuklarını çatal kaşıkların arasına yerleştirebilir veya birkaç damla portakal/limon yağı kullanabilirsiniz.

Krem deterjanlara alternatif olarak ilgili yüzeye karbonat döküp limonla ovabilir, birkaç saat sirkeli suda bekleterek veya limon tuzu koyduğunuz suyu kaynatarak çaydanlık ve su ısıtıcılarınızı kireçten arındırabilirsiniz.

Ayrıca, tıkanan giderleri açmak için karbonatı döktükten sonra üzerine sirke ve kaynar su ilave edebilirsiniz.

Elde yıkanan bulaşıklar için henüz memnun kaldığım bir reçete bulamadım. Yine de yabancı bir kaynakta okuduğum üzere sıvı bulaşık deterjanını yarısı kadar beyaz sirke ile karıştırıp tüketimini ve zararlarını bir nebze de olsa azaltıyorum.

Alışkanlıkları değiştirmek kolay değil. En yakınımdakileri bile deterjan alışkanlıklarını değiştirmeleri konusunda ikna edemiyorum. Tabi bunda, bu ürünleri kullanmazsak hijyen sağlayamayacağımız, mikroplardan arınamayacağımız ve sonucun yeterince temiz olamayacağı, iyi kokmayacağına dair şartlandırılmış olmamızın etkisi büyük. İtiraf ediyorum, kendim de miktarını ve kullanım sıklığını epey azaltmış olsam da çamaşır suyuna tuvalet ve banyo temizliğinde hala yer veriyorum, lekeli çamaşırlarda da leke çıkarıcı kullanıyorum. Biraz daha vakit ayırırsam bunları da hayatımızdan çıkaracak reçeteleri bulacağıma eminim.

Sisteme meydan okumanın en temel yolu tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmekten, daha az tüketmekten geçiyor. Hadi konfor alanınızın biraz dışına çıkın, hem temizlik alışkanlıklarınızı değiştirmek ne kadar zorlu ve riskli olabilir ki? Bugün deterjan, yarın kim bilir?

Sevgiyle,

Bildiğimiz Haliyle Dünyanın Sonu Mu?

“It’s the end of the world as we know it” R.E.M.’in sevdiğim şarkılarından biridir. Ne kadar farkındasınız bilmiyorum ama şarkıda da söylediği gibi bildiğimiz haliyle dünyanın sonunu görüyoruz, insanlık farklı bir çağa adım atıyor, adeta gelecekte yaşıyoruz. Teknolojideki gelişmeler ve yaşamakta olduğumuz olağandışı iklim olayları bana Starwars, Avatar, Gattaca, Matrix, The Day After Tomorrow ve Interstellar gibi “bilim kurgu” filmlerinden sahneleri hatırlatıyor.

http://www.endustri40.com/endustri-tarihine-kisa-bir-yolculuk/

Tam da bankacı bir arkadaşımın sohbet esnasında insansız pilot şube uygulamalarının başladığını söylediği gün, yıllarca Silikon Vadisi’nde çalıştıktan sonra medeniyetin 30 yıl içinde çökmesini beklediği için bir adaya yerleşip kendine yetebilecek bir düzen kurmaya çalışan Facebook üretim eski müdürüne ilişkin habere denk geliyorum (1). Facebook Yapay Zeka Araştırmaları, ürettikleri yapay zekanın kendi dilini geliştirip robotların aralarında konuşmaya başladığını fark ediyor (2). Kurumsal bir firmada çalışan eşim, “endüstri 4.0”a, yani dördüncü sanayi devrimine uyum için geliştirilebilecek stratejiler üzerinde çalışıyor (endüstri devrimleri sırasıyla buhar, elektrik ve dijitale dayalı üretim tekniklerini içerirken dördüncü sanayi devrimi otonom robotlar, nesnelerin interneti, siber fiziksel sistemler gibi kavramlarla insanı neredeyse tamamen üretim süreçlerinin dışına taşıyor). Homo Sapiens ve Homo Deus kitaplarının tanınan yazarı Harari, “gereksizler” sınıfının doğuşuna vurgu yapıyor (3). Diğer taraftan, Amerika kıtasında yer alan ve faaliyete geçmesi halinde kıtanın 3’te 2’sini yaşanmaz hale getireceği ve Dünya’yı yeni bir buzul çağına sokacağı öngörülen Dünya’nın en büyük süper volkanı Yellow Stone’un zamanının yaklaştığına ilişkin tartışmalar haberlere yansıyor. İklim değişikliğinin etkilerine ilişkin her gün sayısız haber çıkıyor karşımıza, toplu hayvan ölümleri, mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıklar, aşırı sıcakların neden olduğu orman yangınları, hava kirliliği nedeni ile okulların tatil edildiği ülkeler, yaz ortasında felaket boyutunda yaşanan dolular, hortumlar…

Çok değil 20-30 yıl öncesine kadar bu yazdıklarımı sadece bilim kurgu filmlerinde izlerdik ama zaman hızlandı. Bizler, ilk ATM’nin tanıtıldığı “pardon burası x bankası değil mi” reklam filmini izlemiş bir nesiliz, şimdi orta yaşlarımızın henüz başında insansız şubeleri ve çok daha fazlasını deneyimliyoruz.

Kapitalizmin en temel kavramı olan verimlilik’in babaları diyebileceğimiz ve üretimin makinalara bırakılması gerektiğini savunan Taylor ve Henry Ford bugünleri öngörmüşler miydi acaba? Verimlilik ve kar kaygısı ile yıllardır insana ve doğaya rağmen süregelen ve teknolojik gelişmelerle altın çağını yaşayan sistemde artık insan tamamen üretim denkleminden çıkma noktasında. İnsan, kapitalizmde amaç/ odak olmaktan çıkarılıp tamamen bir araç/ parametre konumuna indirgendi. Daha fazla tükettirilen, tükettikçe tükenen, doğayla ilişkisi koparılıp çelik ve beton kafeslere hapsedilen, sisteme gönüllü köle haline getirilen, yedikleriyle kısırlaştırılan, kanser gibi türetilmiş hastalıklarla ömrü kısaltılan, üretimden uzaklaştırıldıkça anlam yaratma kabiliyetini yitiren, mutsuz ve sadece sayılardan ibaret olan… Zaten sistemin ana hedefi de insanı mutsuz kılmak, çünkü mutsuz bir insan her zaman daha fazla tüketme potansiyeline sahip, hayatında yaratamadığı anlamı bir şeyleri satın alarak doldurmaya çalışması bir yana, mutsuzluğun getirdiği hastalıklar ve depresyon ayrı bir tüketim ekonomisi yaratıyor. Dünyayı yönetenler, Hitler’in başaramadığını, kapitalizm’le ve Yeşil Devrim’le üstü daha örtülü bir şekilde gerçekleştirmekteler.

Peki, insana ve doğaya rağmen olan bu sistem sürdürülebilir mi? Psikoloji alanındaki çalışmaların katkılarıyla sistem, insan davranışını öngörebiliyor ve hatta yönlendirebiliyor (diziler, kitaplar, bilgisayar oyunları, çizgi fimler, reklamlar, ambalajlar vd. aracılığı ile verilen bilinçaltı mesajlarla), hava durumunu, mevsimsel değişiklikleri tahmin edebiliyor olsa da gerek insanı gerekse doğayı fazla hafife aldığını düşünüyorum. Evet, insanlık yüzyıllardır derin bir uykuda ama artık yavaş yavaş uyanıyor, bunda internetin ve sosyal medyanın katkısı ise yadsınamaz. Her geçen gün daha fazla sistemden çıkış hikayesine denk geliyorum. Evet, doğa da yeterince sabır gösterdi, geçtiğimiz ay İstanbul’da yaşanan dolu felaketi hepimize doğa karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu hatırlatmadı mı?

Bilim kurgu filmlerinde seyrettiğimiz günler çok uzak değil. Hatta, Permakültürün iki kurucusundan biri olan David Holmgren sistemin çöküşünün önümüzdeki 5 yıl içinde (makale tarihi itibarı ile 2018’de son buluyor) gerçekleşmesi  ihtimalinin en az %50 olarak hesaplanması gerektiğini belirtiyor (4). Enerjideki daralma ve iklim değişikliği sonucu gittikçe kıtlaşan kaynaklar, yaşanabilir alanların paylaşımına yönelik çatışmalar, gıda savaşları, çeteler, sosyal kaos, otoritenin ve merkezi yönetimlerin daha da fazla güçlenmesi çok yakında yaşamayı beklememiz gereken pek de aydınlık olmayacak günler. Yüksek lisansım sırasında ders alma zevkine eriştiğim sevgili Özer Ertuna, “insanların özlemlerini karşılamayan” herhangi bir sistemin eninde sonunda yıkılmaya mahkum olduğunu, yeni dünya düzeninin “insanların özlemleri” doğrultusunda oluşacağını söylerdi. Ben de yakın geleceğimiz ne kadar karanlık olursa olsun inanıyorum ki, insanlığın tekrar bir sıçrama yapabilmesi için en dibi/ dünyanın bildiğimiz haliyle sonunu/ kıyameti yaşaması gerekiyor, ancak ondan sonra kıyam edebilir/ ayağa kalkabilir/ insanlığa yakışan yeni düzeni özlemleri doğrultusunda kurabilir.

Bizi bekleyen bu karanlık geçiş dönemine ne kadar hazır olunabilir bilmiyorum ama kesin olan o ki, bu dönemde bizlere okullarda öğretilmeyen hayatta kalma becerilerine ihtiyacımız olacak: en basitinden kendi yiyeceğini yetiştirebilme ve hatta kendini savunma becerileri gibi. Belki de bir sonraki yatırımınızı büyük şehirde yeni bir eve yapmaktansa kırsalda bir parça toprak edinmek her anlamda daha sağduyulu bir tercih olabilir. Ya da işe, Holmgren’in dipnotlarda linkini paylaştığım makalesini okumakla başlayabilir, hatta birkaç çeşit atalık tohum edinip altınmışçasına bir köşede saklar, küçücük bir saksıda da olsa ekip devamlılığını sağlayabilirsiniz.

It’s the end of the world as we know it, and I feel fine. Evet, bildiğimiz haliyle dünyanın sonu ve ben iyi hissediyorum.

Sevgiyle,

 

Haber kaynakları ve ilgili okumalar:

(1) http://www.birgun.net/haber-detay/medeniyet-30-yil-icinde-cokebilir-173553.html

(2) https://indigodergisi.com/2017/08/facebook-ai-fair-yapay-zeka-desifre/

(3) http://www.diken.com.tr/homo-sapiensin-yazari-harari-gereksizler-diye-yeni-bir-sinif-doguyor/

(4) Holmgren, 2013 yılında yayınladığı ‘Crash on demand (Talebin Çöküşü)’ makalesinde sistemin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu, talebi düşürmek suretiyle bu çöküşü hızlandırmanın ise doğanın ve insanlığın daha fazla hayrına olduğunu savunuyor. Hatta daha da ileri giderek, kışkırtıcı bir biçimde, insanları daha az tüketerek sistemi çökertmeye çağırıyor. Makaleye ilk  linkten, Holmgren’in makalesi ve gerçekleşmesini öngördüğü (gerçekleşmekte olan ve birbirine alternatif olmaktan ziyade eş zamanlı yaşanması beklenen) senaryolara ilişkin bir yazı dizisine ise takip eden linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.holmgren.com.au/wp-content/uploads/2014/07/COD-in-turkish.pdf

http://permakulturplatformu.org/2014/03/13/cokusu-talep-etmek-bir-tartismanin-izinden-1/

Kitap Tavsiyesi:

– Kapitalizmin Son Direnişi, İ. Özer Ertuna

Yaşamın Az Bilinen Yapı Taşları

Dün sabah kalktığımda ilk olarak bir gece önce kaynattığım sütün bir kısmı ile mayaladığım yoğurdu buzdolabına kaldırdım. Oda sıcaklığına gelmiş sütün kalanına kefir mayalarımı ekleyerek kavanozu kiler dolabındaki yerine yerleştirdim. Kahvaltıdan sonra ise ekmek yapımında kullanacağım ekşi mayamı un ve su ile besledim. Gün içindeki maya mesaim bu kadarla da kalmadı. Bokashi kompostuma birkaç gündür biriktirdiğim mutfak atıklarıyla birlikte yağmur suyu topladığımız göletimizi temizlemek üzere aktive ettiğim etkin mikroorganizmalardan ekledim.

Paylaştıkça Çoğalan Kefir Mayalarım

Maya’nın benim için önemli olduğunu, en azından günlük hayatımın bir parçası olduğunu yukarıdaki paragraf anlatıyor sanırım. Onlarla konuştuğumu bile söylersem deli olduğumu düşünmezsiniz umarım :). Siz belki mayalarla benim kadar haşır neşir değilsiniz ve mikroorganizma denilince de hoş çağrışımlardan ziyade mikroplar, virüsler geliyor aklınıza… Halbuki, görsel algımızın dışında kalan ve ilkokul 4. sınıftaki oğlumun sosyal bilgiler dersinde öğrendiği üzere, mayalar gibi iyileri de, bizleri hasta eden kötüleri de bulunan mikroorganizmalar ve onların ürettikleri enzimler olmasaydı, bugün bildiğimiz haliyle yaşam da olmazdı. Evet, varlıklarını pek de mühimsemediğimiz bu minik canlılar, varlığımız için o kadar önemliler! Varlıkları benim için vazgeçilmez olsa da, kuantum başlıklı bir kitabın koca bir bölümünün kendilerine ayrıldığını görene kadar ben de yaşam için ne kadar önemli olduklarının farkında değildim aslında. Al-Khalili ve McFadden’ın bir bilim kitabı için olabilecek en eğlenceli ve anlaşır dille kaleme aldıkları ‘Kuantum Sınırında Yaşam’ kitabından iki cümle bu önemi net şekilde ortaya koyuyor: “Enzimler yaşamın motorlarıdır” ve “… yaşam tüm varlığını her daim enzimlere borçludur”.

Laboratuvar ortamında üretilen ilk enzim (aslında enzim kokteyli), buzağının işkembesinde yer alan ve sütü peynire dönüştüren rennet yani ninelerimizin şirden mayası. Bugün ise mikroorganizmalardan endüstriyel olarak enzimlerin üretimi için çok yoğun bir şekilde faydalanılıyor. Bu enzimler, yoğurda, ekmeğe ve peynire hayat verenlerden tutun, kıvam arttırıcılara ve leke çıkarıcılara kadar geniş bir spektrumda yer alıp fotoğrafçılıktan tekstile pek çok endüstride kullanılıyorlar. Enzimlerin başlıca görevi katalizörlük, yani süreçleri hızlandırmak. Kitaptaki bölümden bir örnek, bu katkının boyutlarına ilişkin bir fikir verecektir: Kollejenaz enziminin fiziksel koşullar nedeniyle etkinliğini yitirmesi sonucu bir dinazor fosiline ait yumuşak doku, ayrışmadan altmış sekiz milyon yıl boyunca korunurken, bu enzim etkin hale getirildiğinde (laboratuvarda dokuya eklendiğinde) sadece dakikalar içinde parçalanıyor. Yani enzimler, altmış sekiz milyon yılı dakikalara indirgiyor. Bu katkının olmadığı bir yaşam nasıl olurdu’yu hayal gücünüze bırakıyorum.

Büyük oğlum doğduğundan beri ev yoğurdu ve son 4-5 yıldır da kefir yapıyorum. Her ikisinin de

Sabrın Sonu Ekşi Mayalı Ekmek

sağlığımız için mucizelerini biliriz. Şanslı Bahçe’de ise toprak iyileştirme, bitkilerimizi güçlendirme yolundaki arayışlarımızda Etkin Mikroorganizmalar (EM) ile tanıştık. Okuyup araştırdıkça, faydalı mikroorganizmaların biraraya getirilmesi ile hazırlanmış bir kokteyl olan EM’in de mucizelerini öğrendik, yağmur suyu toplama göletine eklediğimizde çamurlu ve bulanık olan suyun bir sonraki hafta ne kadar berraklaştığını, ağaçlarımızın yapraklarına uyguladığımızda bir sonraki hafta ne kadar canlandıklarını gözlemledik. Kirli su kaynaklarını temizleme ve tarımın yanısıra ev temizliği, hayvancılık ve insan sağlığında dahi kullanılan EM de, yoğurt ve kefir mayalarımız gibi artık vazgeçilmezimiz oldu. Çok yakın zamanda ise, ne zamandır niyet ettiğim ekşi maya hayatımızdaki yerini aldı.

Tohum ve maya… Her ikisi de sabır istiyor, her ikisi de dönüştürüyor, çoğaltıyor ve paylaştıkça da çoğalıyor. Güneş ve su bir tohumda meyveye, buğdaya dönüşürken, maya; un ve suyu ekmeğe, sütü, peynire, yoğurda dönüştürüyor. Tohum bir iken bin oluyor, kefir mayam ben dostlarımla paylaştıkça daha da fazla ürüyor. Tohumlarıma da, mayalarıma da gözüm gibi bakıyorum. Aynı hayallerime ve geleceğe dair umutlarıma olduğu gibi. Biliyorum ki hayaller ve umutlar dünyayı dönüştürüyor; yeşerdikçe çoğalıyor ve daha aydınlık bir geleceğin mayası oluyorlar.

Sevgiyle,

Romantik Kuantum

Fizik hiçbir zaman en sevdiğim ders olmadı, çalışkan bir öğrenci olarak fizik notlarımı yüksek tutmama rağmen konuları tam olarak kavradığımı, anladığımı hissetmiyordum, çelişkili belki ama madde dünyası bana pek soyut geliyordu. Bu yüzden ortaokul son sınıfta atomlar, elektronlar, nötronlar ve diğerleri ile vedalaşarak lisede tercihimi türkçe-matematik dalında yaptım. Bu vedadan neredeyse 25 yıl sonra kuantum üzerine bir yazı yazabileceğim ise aklıma gelmezdi. Hoş, bu yazıda okuyacağınız kuantum, koyu bir mühendis olan eşimin deyimiyle “romantik kuantum”. Romantik, çünkü benim kuantum’a girişim, kişisel gelişime dair konular üzerinden oldu.

Kuantum’a ilgim, bir gün eşimin seyretmekte olduğu bir belgesele kulak kabarttığımda yaşadığım anlık farkındalıkla başladı. Bir çokları için yeni olmasa da benim için yeni bir keşifti: Kuantum fiziği; kişisel gelişim kitaplarında, ezoterik kitaplarda, mistiklerce ve dinlerce farklı şekillerde ifade edilen gerçekliğin bilimsel ispatı idi.

Albert Einstein- Bilim İnsanı ve Filozof

Milattan öncesinin Yunan’lı filozofları doğaya dair sorgularından yola çıkmak suretiyle bilimin öncüleri olmuşlar, bilim felsefeden doğmuş. Bugün ise kuantum’un önlerine serdiği gerçekler, bilim insanlarını birer filozofa dönüştürüyor. Fizikle anılan Einstein’in bazı sözlerine denk geldiğime, kızına yazdığı, evrenin arkasındaki gücün sevgi olduğunu ifade ettiği mektubunu okuduğumda, fizikte olduğu kadar felsefe kitaplarında da yer bulması gerektiğini fark ediyorum. Maalesef, Einstein’in ve diğer bilim insanlarının bu yönünü bilmiyor olmamız, düşünüp sorgulamaktan ziyade ezberi ve biat’ı ön planda tutan eğitim sistemimizin sonucu, E=mc2’yi bilmesi yeterli öğrencilerin, ne lazım, sonra sistemi, dini falan sorgulamaya kalkarlar, değil mi!

 

İki Paragrafta Kuantum Fiziği

Lise müfredatına nispeten yakın zamanda girmiş olsa da, kuantum’un temelleri 1900’lü yılların başına dayanıyor. Einstein’le özdeşleşen kuantum’a pek çok bilim insanının önemli katkıları olmuş. Bunlardan başlıca ikisi Bohr ve Schrödinger (Schrödinger’in Kedisi paradoksunu duymuş olabilirsiniz).

Kuantum’un ilgi alanı; atom ve atom altı parçacıklar, bunların davranışları ve birbirleriyle ilişki ve iletişimleri. Artık ispatlanmış olduğu üzere, bildiğimiz haliyle madde yok, maddenin %99’dan fazlası boşluktur. Boşluğun dışında kalan kısım ise atom ve atom altı parçacıklardan oluşur. Atom, canlı ya da cansız tüm maddenin yapı taşıdır. Her bir ağaç, taş parçası ve insanın atomu Büyük Patlama’nın sonucu oluşmuş olup aynı yaştadır (tahmin edebileceğiniz üzere, kendini pek üstün gören insan dahil evrendeki her şeyin öz’ü aynıdır, BİR’dir). Evrendeki atomların sayısı Büyük Patlama’dan bu yana değişmemiştir, sadece dönüşmeleri sözkonusudur. Algılaması zor da olsa, her şey, buna bu yazıyı yazarken kullandığım klavyenin tuşları ve ben de dahil frekanstır, titreşimdir. Dolayısıyla, frekansın değiştiği noktada maddesel gerçeklik (gerçekliğimiz) de değişebilir. Parça, bütünden ayrı değildir, bütünle bire bir eş özelliklere sahiptir. Klasik Newton fiziğinde öğretile geldiği gibi atom aslında sabit bir parça değildir, aynı anda hem dalga hem de parçacık özelliği gösterir. Parçacıklar sabit olmadıkları gibi, aynı anda farklı yerlerde olabilirler, hatta gözlemleyenin baktığı yerdedirler. Gözlemci deneyin sonucunu etkiler. Çünkü gözlenen, gözlemciden bağımsız değildir, etkileşim halindedir. Bilim insanının (gözlemci) bir deney yaparken ulaşmayı beklediği/ beklemediği sonuç gözlemi etkiler. Çünkü, düşünce de bir titreşimdir.

 

Kuantum’un Romantik Boyutu

Kuantum’un önümüze koyduğu bu bulgular; yüzyıllardır filozoflar, sufiler, mistikler, peygamberler, günümüzde kişisel gelişim uzmanlarının ve guruların farklı şekillerde ifade ettiği gerçekliği bilimsel olarak teyit ediyor: Her şey BİR’dir, birbiri ile bağlantılıdır. Bu BİR’lik halinden dolayıdır ki, biz değişince evren de değişir. Ne düşündüğümüz tahmin edebileceğimizin ötesinde önemlidir, çünkü düşüncenin yaratıcı gücü vardır ve gerçekliğimizi bizler yaratırız. Yaratıcı her birimizin içinde mevcuttur, ona giden yol kendimizden geçer. Öz benlik, Kur’an’ın en fazla vurgu yaptığı kelimelerdendir.

“… Biz, ona şah damarından daha yakınız.” Kaf Suresi 16. Ayet

“Gerçek şu ki, insan öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır.” Kıyamet Suresi 14. Ayet

“… öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın!” Hicr Suresi 29. Ayet

“Ben nice zaman O’nu aradım kendimi buldum. Şimdi kendimi arıyor onu buluyorum. O’nu bulduğun zaman kendinden kurtulursun. Kendinden kurtulduğun zaman O’nu bulursun.” Mevlana

“Kendini bilen Rabb’ini bilir.” Hz. Muhammed

“Kendini bil, bu yolla Tanrılar alemine de ulaşırsın” Pisagor

“Sen, kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki en büyük alem sende saklıdır.” Hz. Ali

 

Değişim ve Etki Alanı

Kuantum sayesinde atom altı boyutta ve frekans temelinde tüm evrenle bağlı ve iletişim halinde olduğumuzu biliyoruz artık. Öyleyse, her bir aksiyonumuz da tüm evreni etkileyip değiştirmektedir.

Hepimiz, genellikle etkimizi küçümsemiyor muyuz, “bir tek benim çöpleri geri dönüşüme ayırmamla ne değişecek?”, “benim vereceğim bir oyla mı seçimin sonucu değişecek?” ve benzeri cümleleri kurmayan var mı? Halbuki, bizim farkındalıkla aldığımız bir kararın/ aksiyonun etkisi tahmin ettiğimizin çok ötesine uzanıyor. Kuantum’dan ziyade elektriğe katkılarıyla anılan Nikola Tesla (1856-1943) bu gerçeği, “Her canlı varlık, evrenin çark düzeni için tasarlanmış bir makinadır. Görünürde sadece yakın çevresinden etkilenen olsa da, dış etkilerinin alanı sonsuz mesafelere uzanır.” sözleri ile ifade ediyor. Bir Malta atasözü, “Sen değişirsen, dünya değişir” derken yine  yüzyıllar önce, Şems-i Tebrizi, “Senin gönlün değişirse, dünya değişir” diyor.

Etki Alanımız- Covey, “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı”

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabı ile tanınan kişisel gelişim gurusu Stephen Covey, hepimizin bir ilgi alanına, bir de etki alanına sahip olduğumuzu belirtiyor. İlgi alanımız, ailemiz, iş hayatımız, arkadaş çevremiz, spor, ülkenin gündemi, ekonomi, küresel ısınma gibi zamanımızı ve dikkatimizi yönlendirdiğimiz konulardan oluşan büyükçe bir daire. Bu dairenin içindeki bir çok şey üzerinde kontrolümüz yok iken Etki Alanı olarak adlandırdığı alt küme ise üzerinde çalışarak değişim/ gelişim sağlayabileceğimiz konular. Covey, proaktif olarak Etki Alanı’na odaklandığımızda oluşan pozitif enerjinin Etki Alanımızı büyüttüğünü ortaya koyuyor. Yani bir anlamda kendi düşünce, davranış ve tutumlarımızdaki değişiklikler, çevremizi de değiştirip dönüştürüyor. Proaktif olmanın (ve diğer altı alışkanlığın) temelinde ise “içten dışa yaklaşımı”, “etkiyle tepki arasında tepkiyi seçme özgürlüğü” ve kurban rolünden sıyrılarak başımıza gelenler, alamadığımız kararlar ve olamadıklarımız için başkalarını ve olayları suçlamayı bırakıp sorumluluğu elimize almak, aksiyonlarımızın etkisiz olacağına dair umutsuzluğumuzu bir kenara bırakmak var.

Artık değişim sorumluluğunu almamızın vakti geldi. Aynı yöntemlerle, yaklaşımlarla farklı sonuç almayı beklemekten, bir şeylerin kendiliğinden düzelmesini ummaktan vazgeçmeli. Kuantum, umutsuzluğa yer bırakmıyor, çaresiz, etkisiz değiliz. Değişimden kastım bir anda bambaşka birine dönüşmek değil elbette. Alışkanlık, tutum veya davranışlarımızda minik değişimlerle bile büyük farklar yaratabiliriz.

Kelimeler herkeste farklı çağrışımlar yapar, bu nedenle yazdığım konulara ilişkin özlü sözlere yer vermeyi faydalı bulurum. Bir sonraki alt başlığa geçmeden, değişmeye dair birkaç özlü söz daha:

“ Etrafındaki hayatı değiştirmek istiyorsan, kendini değiştirmeye başla.” Gandhi

“Dünyada görmek istediğin değişim ol.” Gandhi

“Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün ise bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.” Mevlana

“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, fakat hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor.” Leo Tolstoy

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.” Sokrates

 

Olumlu Düşünme, Bilinçaltının Gücü

Yine kuantum fiziğince ispatlandığı üzere biliyoruz ki düşünce de bir titreşim, ve deneyin sonucunu etkiliyor. Daha makro olarak yorumladığımızda, düşüncenin yaratım gücü var ve kendi gerçekliğimizi düşüncelerimizle kendimiz yaratıyoruz.

“Söz Büyü’dür.”

Ses de titreşim ve Japon bilim insanı Masaru Emoto’nun su molekülleri üzerinde yaptığı deneyin sonuçları, bize konuşmadan önce düşünün diyor. Güzel kelimeler söylenen su molekülleri harika şekiller alırken, kötü sözler söylenen moleküllerin şekli bozuk oluyor. Vücudumuzun da dörtte üçü sudan oluştuğuna göre kendimiz ve etrafımızdakiler için söylediğimiz kelimelerin üzerimizdeki etkisini düşünebiliyor munuz? Meksika yerlileri Tolteklerin bilgeliğini “Dört Anlaşma” kitabında paylaşan Don Miguel Ruiz de yazdığı gibi “söz büyüdür”.

Evet, bir şeyi kırk kere söylersek gerçekten olabiliyor. Ama her zaman da olmuyor, değil mi? Neden her düşündüğümüzün, istediğimizin, duamızın gerçekleşmediğinin cevabını ise Pierre Franckh’ın ‘Rezonans Kanunu’ kitabında buluyorum. Franckh, kalbimizin yaydığı enerjinin beynimizinkinden daha yüksek olduğunu, bu nedenle isteklerimizin bazılarının, sadece kalpten dilediklerimizin gerçekleştiğini belirtiyor.

Değişim’e, düşünce ve sözlerimizden başlayarak kendi koşullarımızı güzelleştirmenin önündeki tek engel, ön yargılarımız ve düşünce kalıplarımızla kendimiziz. Kendi adıma, bu kalıpların farkına varmakta ve dönüşümünde kişisel gelişim kitaplarının büyük katkısı olduğunu söyleyebilirim. Dönüşüm tabi ki çok hızlı olmuyor, yılların kalıpları birkaç günde, hatta birkaç yılda değişmiyor ama yol almak yerinde saymaya yeğdir.

“Bugün ne düşünürsen yarın o olacaksın.” Buddha

“Biz düşündüğümüz şeyiz. Benliğimiz düşüncelerimizle oluşur. Düşüncelerimizle dünyayı şekillendiririz.” Buddha

“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun.” Mevlana

 

Ve Umut

Yüzüncü Maymun Fenomeni olarak bilinen ve 1950’li yıllarda yapılan bir deneyde bir adadaki maymunların davranışları gözlemleniyor. Genç maymunlardan biri, kumlu patatesleri yıkayarak yiyor, yıllar içinde bu maymunun kendi çocukları ve yakın çevresindeki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başlıyor. Adadaki 100. maymun da patatesini yıkayarak yemeği öğrendiğinde ise inanılmaz bir şey oluyor ve adadaki tüm maymunlar patateslerini yıkayarak yemeye başlıyorlar. Daha inanılmaz olan ise bir süre sonra farklı adalardaki maymunların da patateslerini yıkayarak yemeye başlamaları.

Maharishi Etkisi olarak bilinen bir başka deneyin sonucuna göre ise bir topluluğun nüfusunun yüzde birinin karekökü kadar insanın bilincindeki yükselme/ davranışındaki değişiklik tüm toplumu etkiliyor. Dünya nüfusu ele alındığında, 7,5 milyar kişiyi etkilemek için dokuz binden az kişinin yeterli olması size de umut vermiyor mu?

Ben umutluyum ve bir gün tüm insanlığın bir kuantum bilinç sıçraması ile kıyam edeceğine* tüm kalbimle inanıyorum.

* Kıyam etmek: ayağa kalkmak

Sevgiyle,

Kitap Önerileri:

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, S. Covey

Bilinçaltının Gücü, J. Murphy

Şimdi’nin Gücü, E. Tolle

Dört Anlaşma, Don Miguel Ruiz

Meksika (Mexico City) Gezi Notları-2

Yazının ilk bölümünde http://gridenyesile.com/meksika-mexico-city-gezi-notlari-1/ söz verdiğim üzere Meksiko City’de nerede kalınır, nereleri görmeli, nerede ne yenilir-içilir bu satırlarda:

Meksiko City’de Nerede Kalınır, Görülmesi Gereken Yerler:

Otelimiz Casa Comtesse ve Yağmurlu Bir Gecede Condesa

Eğitim Sheraton’da idi ancak biz eğitim öncesinde şehrin Condesa bölgesinde kaldık. Çok da doğru bir seçim olmuş. Condesa, Meksiko City’nin Cihangir’i. Genel olarak gençlerin, öğrencilerin, sanatçıların tercih ettiği bohem, nezih ve sakin bir bölge. Sokak aralarında pek sevimli cafelere ve sanat galerilerine rastlamak mümkün. Kaldığımız otelin (Casa Comtesse) alt katı da bir sanat galerisine ev sahipliği yapıyordu. Kalmaktan çok keyif aldığımız bu butik otelin taze ve egzotik meyve, meyve suyu ve marmelatlarının ağırlıklı olduğu kahvaltıları da gayet başarılıydı.

 

 

Sheraton’un bulunduğu Paseo de la Reforma, Meksiko’nun ana caddesi. Bu cadde boyunca görecekleriniz arasında Bağımsızlık Meleği, Devrim Anıtı, Chapultepec Parkı (Çekirge Tepesi anlamına gelen bu kelimedeki tepec ile Türkçe tepe kelimelerinin benzerliğini ve soyadını Atatürk’ün verdiği Tahsin Mayatepek’in soyadındaki tepek kelimesinin kaynağı olduğunu not edelim), Modern Sanat Müzesi ve Ulusal Antropoloji Müzesi yer alıyor. Ulusal Antropoloji Müzesi’ne 2-3 saat ayırmanızı tavsiye ederim, burada Meksika’da İspanyol işgali öncesi döneme ait farklı uygarlıkların geride bıraktıklarını ve meşhur Aztek takvimini görebilirsiniz.

Duvar Resmi- Rivera

Bilin bakalım en öndeki mask’ın arkasında kim var?

Meksika’nın Maskları Sergisinden

Şehrin diğer bir ünlü meydanı ise Zocalo Meydanı, şehrin belki de en kalabalık meydanı burası. İlk yazıda adı geçen Metropolitana Katedrali bu meydanda. Yakınlardaki Hükümet Sarayı’na (Palacio Nacional) da birkaç saat ayırmalısınız. Burada Meksika’nın ünlü ressamı Diego Rivera’nın Meksika tarihini anlatan görkemli duvar resimlerini görebilir, ayrıca çeşitli Meksika kabilelerinin masklarının sergilendiği Meksika’nın maskları sergisini gezebilirsiniz.

 

Mavi Ev

Mayalar’ın Dansı

Meksiko’nin görülmezse olmaz bir semti Coyoacan. Denizi olmasa da bende Ortaköy’deymişim hissi uyandıran bu meydanda hediyelik eşyalarınızı alabileceğiniz gayet kapsamlı ve keyifli bir pazar ve el sanatlarının sergilenip satıldığı bir de pasaj var. Şans eseri bir Maya kabilesinin dansına denk geldik, tütsüler ve davullar eşliğinde, 7’den 70’e belki de 80’e, yerel kıyafetleri ile yaptıkları danstan gözümüzü alamadık. Frida Kahlo’nun Diego Rivera ile birlikte yaşadığı ve Stalin’den sığınan Troçki’yi de ağırladıkları Mavi Ev de bu bölgede. Troçki ve Frida arasındaki yakınlaşmadan sonra araları bozulunca, Troçki ve eşi bu evden ayrılarak yakınlardaki başka bir eve geçmişler. Mavi Ev’in önünde inanılmaz bir sıra vardı, zaten kısıtlı olan zamanımızı sırada bekleyerek geçirmek istemediğimizden çok doğru bir kararla Troçki müzesini görmeye karar verdik. Meksika seyahatimizin en doyurucu ve duygulu anlarını Troçki’nin evinde geçirdiğimizi söyleyebilirim. Evin gerçekten bir ruhu var ve evi gezerken yaşanmışlıkları derinden hissediyor, adeta yaşıyorsunuz: sürgün hayatını, çaresizliği, her şeye rağmen direnişi, umudu, duvarlarda izlerini gördüğünüz silahlı kuşatmayı ve nihayetinde suikasti. Troçki Müzesi’ni gönüllü rehber eşliğinde gezmelisiniz, dilerseniz gezinin sonunda rehberinize bahşişle teşekkür edebilirsiniz (ki gerçekten iyi bir bahşişi hak ediyorlar).

 

Pazarlar:

Coyoacan pazarından başka, görürseniz pişman olmayacağınız iki pazar var: Mercado San Juan ve Mercado La Ciudadela.

Mercado San Juan, tamamen gıda ve şarküteri üzerine kapalı bir pazar. Neredeyse gizli bir girişi var, girerken doğru yere mi geldik acaba diye epey tereddüt ettikten sonra içeri adımımızı attığımızda kendimizi rengarenk bir dünyada bulduk. Google’da pazarın adını yazıp çıkan görsellere bir göz atarsanız ne kadar renkli olduğuna dair bir fikir edinebilirsiniz. Bu pazardaki dip dibe tezgahlarda ördek ve domuz gibi canlı veya henüz temizlenmiş, kesime hazır hayvanlarla karşılaşmaya hazırlıklı olmanız gerekir. Eğer bu manzarada bir şeyler yemek sizin için sorun olmayacaksa şarküteri tezgahlarında bir kadeh şarap eşliğinde sandövicinizi yiyebilirsiniz. Biz bir şey yiyememiş olsak da orada bulunmak bile farklı bir deneyimdi.

Mercado La Ciudadela da pek keyifli bir artizan pazar. Ufak tefek hediyelik eşyaların yanısıra çok güzel el işi masa örtüleri, yerel kıyafetler, pançolar ve sombrerolar bulabilirsiniz. %100 yünden yapılan pançolardan almadan çıkmayın derim, başta yün kokusu biraz rahatsız edici olabilir ama iyi ki almışım dediğim ve keyifle kullandığım sıcacık bir Meksika anısı oldu benim için.

 

Yeme İçme:

Meksikalılar tekilayı domates suyuyla içiyorlar.

Meksika’da kesinlikle aç kalmazsınız. Baz malzemesi tortilla olan ama sunum şekline, tortillasının mısır veya buğdaydan oluşuna ve pişirilmesine göre tacos, buritto, enchilada veya quesadilla gibi farklı adlar alan yemekleri Türk damak tadına çok uygun. Biz genellikle acıktığımız noktalarda tripadvisor’a başvurup yakındaki önerilerini değerlendirdik ve hiç birinde pişman olmadık. Özellikle tavsiye edebileceğim ikisi El Califa ve La Casa De Tono (havalı ismine bakmayın pek salaş bir yer). Akşam yemeğine biraz daha fazla vakit ayırıp yerel yemeğinizi yerken margaritanızı ve tekilanızı mariachilerin canlı müziği eşliğinde deneyimlemek isterseniz de size Villa Maria’yı önerebilirim.

 

Çok yürüyüp yorulduğumuz için gece hayatını ve içkilerini fazla deneyimlemedik. Ama bir içecek önermem gerekirse, tekiladan ziyade Meksika’ya özgü bir kahve olan Cafe de Olla derim. Toprak kaplarda tarçın ve az şekerle pişirilen bu kahve, yine toprak kaplarda sunuluyor. Şekerli kahve içemeyen biri olarak sevdiğime şaşırdığım ve özlediğim/ aradığım bir tad oldu benim için. Maalesef Meksika’da bile çok sık denk gelemiyorsunuz.

 

Piramitler, piramitler, piramitler:

Piramit denilince aklınıza Mısır geliyorsa, Meksika ile ilgili biraz araştırma yaptıktan sonra fikrinizi değiştirebilirsiniz. Meksika’da geniş coğrafyaya yayılmış irili ufaklı pek çok piramit bulunuyor, hatta bunlardan biri Mısır’ın meşhur Giza piramidinden dahi büyük. Biz bir günümüzü Teotihuacan’daki Güneş ve Ay Piramidi’ne, bir günümüzü de Puebla şehri yakınındaki Cholula Piramidi’ne ayırdık.

Teotihuacan Yakınları- Rehberimiz

Teotihuacan- Güneş Piramidi

Teotihuacan Bölgesi, Meksiko City’e yaklaşık 50 km mesafede yer alıyor. Aztek öncesi döneme ait bu gizemli şehrin kurucuları ve kimlerin yaşadığı hala bilinmiyor. Teotihuacan’ın kelime anlamı “insanların tanrılar haline geldikleri yer”, bu adı almasının sebebinin ise kentin sakinlerinin adeta bir anda ortadan kaybolmuşçasına kenti terk etmiş olmaları olduğu düşünülüyor. Bölgede yer alan Güneş Piramidi, Ay Piramidi, aralarındaki Ölüler Yolu ve Quetzalcoatl Tapınağı, aynı Mısır piramitleri gibi Orion takım yıldızının yerdeki yansıması olacak şekilde inşa edilmiş. Güneş Piramidi, biraz sonra okuyacağınız Cholula’dan sonra Amerika’nın ikinci büyük piramidi. Piramidin içindeki kazılar hala devam ediyor.

Nagual ve Aztek dilinde Quetzalcoatl (ketzelkual şeklinde telaffuz ediliyor), Maya dilinde Kukulcan adını alan Tüylü Yılan, Mezoamerikan (Kolomb öncesi Orta Amerika’yı anlatır) bir tanrı. Bu tanrıya bir paragraf ayırmamın bir sebebi de aslında İspanyol işgalinde oynadığı rol. Bir avuç İspanyol’un 20 milyonun üzerindeki Aztek’i nasıl mağlup edip şehri ele geçirdiği tarih boyunca tartışma konusu olmuş. Sebeplerden biri olarak, Aztekler’in kendi içlerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle bir bölümünün İspanyollarla işbirliği yapmış olması gösteriliyor. Daha fazla kabul gören açıklama ise Aztekler’in, beyaz bir adam olarak tasvir edilen ve geri gelmesi beklenen mesih Quetzalcoatl ile denizden gelen bu sakallı, başlarında tüylü miğferler olan beyaz adamlar (İspanyollar) arasında bir bağ kurmuş olması. Evet, sonlarını hazırlayan İspanyolları bu nedenle tanrılar gibi karşılayıp ağırladıkları anlatılıyor. Gökten gelen ve medeniyetin kurucusu olarak bilinen Quetzalcoatl ile yine gökten geldiğine inanılan ve yılanla sembolize edilen Sümer Tanrısı Enki arasında da bir bağlantı olsa gerek. Başlarındaki yılanla Mısır firavunlarını da unutmamalı.

Dünyanın en büyük piramidi- Cholula

İkinci günümüzde, yaklaşık 2 saat uzaklıktaki Cholula piramidini ziyaret ettik. Üzerinde gösterişli bir kilisenin bulunduğu yeşil mi yeşil tepenin aslında bir piramit olduğunu öğrendiğinizdeki şaşkınlığınız bu mütevazi tepenin dünyanın en büyük piramidini sakladığını öğrenince artıyor. Güneş ve Ay piramitlerinde elde edemediğimiz imkanı burada yakalıyor ve piramidin içine giriyoruz. Gezintimiz, piramidin çevresi boyunca tünellerde bir yürüyüşle sınırlı olsa da heyecan verici. Bu piramidin içinde de kazılar hala devam etmekte. Kazılarda bulunanları ise piramidin hemen yanında sergilendikleri müzede görmeniz mümkün.

Piramit gezilerimizin detaylarını ve rehberimizin aktardığı çok değerli bilgileri maalesef not almadım ve yaklaşık 2 yılın sonunda hafızamda kalanlar buraya aktarabileceğim netlikte değil. Net olarak aklımda kalan, gerek Teotihuacan’da gerekse Cholula’da bulunan nesneler arasında obsidyen taşından yapılmış olanların ağırlıkta olduğu. Obsidyen, volkanik kökenli, cam gibi parlak, siyah renkli, sert bir taş. Siz de kendinize obsidyenden Olmek başı şeklinde bir kolye ucu veya yüzük edinebilirsiniz.

Puebla

Cholula Piramidi’ne kadar geldiyseniz Meksika’nın önemli bir el sanatı olan talavera’nın merkezi Puebla’ya da mutlaka uğrayın. Talavera, aslında bildiğimiz seramik sanatı. Meksika’da sadece Puebla ile özdeşlemiş, sebebi ise bu şehirde bulunan nitelikli kil. Bu arada, Meksika kökenli olarak tanıtmış olsak da bu sanatın İspanyol kökenli olduğunu, İspanya’ya ise İslam kültüründen geçtiğini belirtelim. Kitapları seviyorsanız Puebla’da gezebileceğiniz tarihi bir kütüphane var. Ayrıca, çok çeşitli seramik eşyalar bulabileceğiniz bir çarşısı var. Orijinal talavera rengi aynı İznik çinisi gibi beyaz üzerine mavi olmakla birlikte farklı renklerde güzel hediyelik eşyalarla ayrılabilirsiniz Puebla’dan. Puebla ile ilgili yakın tarihte okuduğum bir haberi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Puebla’da geçtiğimiz yıl, keşfine kadar bir şehir efsanesi olduğuna inanılan ve en az 500 yıllık geçmişe sahip olduğu düşünülen tüneller keşfedilmiş. Kimbilir, belki bir sonraki gelişimizde tünelleri gezme şansı da buluruz.

 

Bizim dört güne sığdırabildiğimiz Meksika yukarıdakilerle sınırlı kaldı. Çok istesek de bir Maya köyünü ziyaret etme, yerel tohumlardan edinme, dünyanın en uzun monolitlerinden birine ev sahipliği yapan ve önemli bir enerji merkezi olduğu düşünülen Bernal’i görme fırsatımız olmadı.

Meksika seyahatimiz öncesinde Meksika’ya ve Meksiko City’e dair doyurucu bir seyahat rehberine veya yazısına denk gelememiştim. Gezdiğim yerlere ilişkin not almak gibi bir adetim olmamasına rağmen tam da bu sebeple dönüş yolunda bu yazının taslağını oluşturacak notları aldım, belki bir gün ortamını bulur, paylaşır, birilerine faydalı olur niyetiyle…

Sevgiyle,