Buy norvasc 10 mg price for norvasc

5 stars based on 96 reviews
Cortisone: (Moderate) Patients receiving corticosteroids during propranolol therapy may be at increased risk of hypoglycemia due to the loss of counter-regulatory cortisol response. They fell in love and James often snuck into her sleeping quarters just so he could see her. ΣΕ πειραματικές μελέτες valacyclovir δεν τερατογόνο δράση σε αρουραίους και κουνέλια. Psychological disorders, coversyl norvasc 5mg including anxiety, depression, and dysthymia, are frequently confused with premenstrual syndrome (PMS), and must be ruled out before initiating therapy. Clinical isolates of HSV and VZV with reduced susceptibility to acyclovir have been recovered from immunocompromised patients, buy norvasc 10 mg especially with advanced HIV infection. If there is no suitable UK authorised veterinary medicine, your Vet may apply to import a medicine from overseas. I was under the impression that existing Z-tables works well with S4? Starkes bedürfnis nach einem xenograft-modell mit. In the event of acute renal failure and anuria, norvasc odt 4mg the patient may benefit from hemodialysis until renal function is restored [see Dosage and Administration (2.4), Adverse Reactions (6.3)]. Scientists at the University of Toronto found that people whose willpower was depleted by self-control tasks showed decreased activity in the anterior cingulate cortex, norvasc 5mg side effects a brain region involved with cognition. Multi-user licensing is also available for purchase. Based on highly limited studies, buy norvasc 10 mg TMP-SMX is considered a first-line antibiotic for CBP caused by gram-negative bacteria. Angiotensin-converting enzyme inhibitors: (Moderate) Angiotensin-converting enzyme (ACE) inhibitors may enhance the hypoglycemic effects of insulin or other antidiabetic agents by improving insulin sensitivity. "Eventually I just had to come out and do something, amlodipine besylate 5 mg tab (generic equivalent for norvasc 5 mg tablet )" she said. Pre-existing glaucoma is almost always open-angle glaucoma because angle closure glaucoma, when diagnosed, can be treated definitively with iridectomy. Information and statements regarding dietary supplements have not been evaluated by the Food and Drug Administration and are not intended to diagnose, buy norvasc 10 mg treat, cure, or prevent any disease or health condition.

Norvasc 2.5 mg price


Antibiotics - drugs for the treatment of infectious diseases. In 2006, buy norvasc 10 mg the FDA issued a warning about the use of "bismacine" for treating Lyme disease.
cost for norvasc
which may damage certain cells in your inner ear. Regelmäßige Sexuell-Störungen schaden Ihre Beziehungen und das regelmäßige Sexuell-Leben.

Nearly 29 percent of those who took amoxicillin reported side effects such as diarrhea, nausea and rash. "Some men gain quite a bit of symptom relief, other men more modest.

Norvasc 10 mg zamienniki


[72] A novembre del 2011, buy norvasc 10 mg infatti, è stato annunciato che aveva venduto 8,2 milioni di copie in tutto il mondo, entrando così nella top 5 dei singoli più venduti di quell'anno. Approximately 2,000 workers in the United States suffer job-related eye injuries every single day. SGLT2 inhibitors are NOT indicated for treatment of type 1 diabetes mellitus. Q: A: The average elimination half-life is 8 hours. This time period is called the ejaculatory latency. Thus, finasteride 5 mg para la alopecia the allergy is not to the original drug, but to a drug-protein complex. Never gotten bad medicine there, norvasc tab 10mg n cheaper than other places.

La calidad del estudio fue 3 (n = 2) y 4 (n = 1) en la escala de Jadad. Normally, amlodipine 5mg tab- norvasc the sodium-chloride symporter transports sodium and chloride from the lumen into the epithelial cell lining the distal convoluted tubule. In 2008, researchers found that curcumin was more effective than corticosteroids in treating lung transplantation-associated injuries by controlling inflammation. Ceci veut dire que l'herpès oculaire peut parfaitement ressembler à une irritation oculaire par corps étranger microscopique, buy norvasc 10 mg ou à une banale conjonctivite ... Usually to go along with it i have upset stomach and diarrhea But i can get rid of mines in a few days. Q: I do well on generic lisinopril manufactured by Watson, lamictal bipolar disorder weight but Walgreens just changed my prescription to a generic produced by Lupin. In patients with severely impaired hepatic function half-life is 4.6 - 11.6 hours. A specific PCR assay confirmed that all isolates of strain 29B belonged to this clonal group. On a daily basis, buy norvasc 10 mg virtually all physicians are confronted with a positive Candida isolate obtained from one or more various anatomical sites. überlegen, um helfen urologen eine entscheidende rolle im. An Apple is used to design and typeset your work, as well as having the capability to scan images. Doctors need more education into things for people to try before being put on toxic chemical combinations that are, norvasc odt online as you have pointed out, not really measurable in terms of how they are affecting brain chemicals in living humans. Zur Vorbeugung werden unter anderem die folgenden Massnahmen empfohlen. Calidad en las instalaciones, aleve cost canada profesionales cualificados, formación contínua y servicio personalizado definen a IGM. Las tabletas de Cipro pueden tomarse con o sin alimentos. This study highlights the importance of overall detoxification. Besides a stoppage of drainage pathways, diclofenac ratiopharm 75 mg bei zahnschmerzen abnormally enlarged fluid pathways into the ear such as the vestibular aqueduct. We have already decided these issues against appellant. Udover, norvasc 10 mg ulotka i lang tids brug af generisk Cialis, er der ingen behov for at øge den daglige dosis systematisk. Vancomycin may be used instead of ampicillin when MRSA or ampicillin-resistant enterococcal infection is suspected. The safety and efficacy of Flagyl ER 750 mg tablets in pre-menarchal females have not been established. Since your birth control pills had been controlling your acne, norvasc 10 price I would not have recommended Retin A in the first place. I'm using this gel moisturizer with thermal water, 2 times a day.

Norvasc mg


Optimum anesthesia with intrapleural lidocaine during chemical pleurodesis with tetracycline. Aumentar o efetivo policial, obat casodex bicalutamide 50 mg combater o crime organizado e a corrupção, trabalhar a diminuição dos índices de violência e garantir investimentos para melhoria do sistema penitenciário tem sido bandeiras assumidas pelo Governo do Maranhão desde o dia 1 de janeiro. Punishment procedures requiring demonstration of the head injury, ie renal disease.

Hola Marian, realmente lo puedes hacer como quieras , si tu piel lo aguanta .

Farklı Bir Ütopya: Anastasya’nın Vizyonları

Yunanca kökenli bir kelime olan ütopya, 1516 yılında ilk defa Thomas More tarafından türetilerek “aslında var olmayan mükemmel yer/ülke” anlamında kullanılmış. Aynı isimli eserinde, ideal devlet düzeninin nasıl olması gerektiğini ortaya koyan More’un Ütopya adası o kadar mükemmel ki, insanlarda ütopya kelimesi hep “var olamayacak kadar mükemmel” anlamını yüklenen bir kelime haline dönüşmüş. Halbuki halihazırda var olmaması, var olmayacağı anlamına gelmemeli, değil mi?

Tabi bir de işin karanlık tarafı var, distopyalar.  Distopya’nın kelime anlamı, kötü/ hastalıklı yer olmakla birlikte, ütopik toplumların karşıtı baskıcı sistemleri anlatmak için kullanılmakta. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Orwell’in 1984’ü ve Hayvan Çiftliği, hatta Golding’in Sineklerin Tanrısı en çok bilinen distopik yapıtlar.

Okumuş olduğum iki kitap (Anastasya serisi ve MS 2150) bu yazının konusunu belirlediğinde fark ettim ki, insanlığın özlemlerine cevap verecek daha iyi bir dünya düzenini anlatan ütopik kitaplardan çok daha fazla distopik kitap var belleğimde. Gerçekten de Google Amca’ya sorduğumda gelen listelerde; hem eser sayısı hem de popülerlik/ bilinirlik anlamında distopik edebiyat, ütopik edebiyatın epeyce önünde yer alıyor. Son yıllarda artan bir popülerliğe sahip olan distopik Netflix dizilerini de unutmamak lazım. Bu , mevcut sistemlerin ağırlıklı olarak baskıcı olmasının bir sonucu ve sisteme eleştirinin edebiyat tarafındaki yansıması olarak görülebilir. Diğer taraftan, sözkonusu kitapların bir kısmının gelecek kurgusu ile yazıldığı düşünüldüğünde, insanlığın geleceğine dair olumsuz vizyonlarının adeta kehanetmişçesine gerçekleşiyor olması korkutucu. İyimser tarafta kalıp mevcudu abartarak yazmanın var olmayanı hayal etmekten daha kolay olduğunu düşünebiliriz. Ya da sistemlerin, insanlığı daha iyisini istemeyecek ve hayal bile edemeyecekleri kadar esir aldığını!

Beni tanıyanlar ya da bu blogdaki eski yazılarımı okuyanlar, birkaç yıl önce bir parça toprak edinip doğal yollarla kendi gıdamızı yetiştirmeyi öğrenmeye niyet ettiğimizi bilirler, hatta bu blog da bu yolcuğun bir parçası olarak doğdu. Anastasya, ne kadar doğru bir karar verdiğimizi teyit edercesine tam da bu yolculuğun başlarında karşıma çıktı. Kitabın kapağını açtığınızda, metindeki kelime ve harf kombinasyonlarının insanlar üzerinde yararlı bir etki bırakacak şekilde oluşturulduğuna dair bir bilgilendirme yazısı karşılıyor okuyucuyu. Kendi adıma anlamsız bulduğumu itiraf etmeliyim, sonuçta böyle bir kombinasyon olduğunu varsaysak bile kitabın yazıldığı orijinal dil için geçerli olmalı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ancak dördüncü kitabın (Birlikte Yaratılış) başlarında yaşadığım eşsiz bir deneyime (esasen hal’e) dayanarak kitabın insanlar üzerinde gerçekten belli bir etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Rus bir tüccar olan Vladimir Megre’nin yazdığı 8 kitaplık seri (9. kitap Anastasya hayranlarının yazdığı şiirlerden oluşuyor) Rusya’da yayımlandıktan kısa süre içinde 10 milyon satışa ulaşmış ve 22 dile çevrilmiş (sadece ilk dört kitabın Türkçe çevirisi mevcut, diğer kitapları İngilizce olarak temin etmek mümkün). Bazıları Anastasya’nın, yazarın hayal ürünü olduğunu düşünse de, O’nun varlığına inanan pek çokları da kitaptaki düşünceleri ve vizyonları doğrultusunda Rusya’da bir halk hareketi başlatmışlar. Kitaplar (ilk kitap 1996 yılında yayınlanmış), önemli bir eko-köy hareketinin tetikleyicisi olarak anılıyor, öyle ki 2004 yılında okurların düzenlediği bir konferansta Anastasya etkisi ile kurulan 150 eko-köyün temsilcileri hazır bulunmuş. Rusya’nın güneyinde, Anastasya’nın eğitim konusundaki görüşlerini temel alan bir  de okul bulunuyor. Kitapların bu çapta yankı uyandırması bence Anastasya’nın vizyonlarının, insanların özlemlerinde karşılıklarını bulmasından kaynaklanıyor. Yazının başlığı ütopya olsa da, bu kelimeye yüklenen olumsuz “gerçekleşmesi imkansız” anlamından dolayı yazının devamında kitapla da paralel olarak “vizyon” kelimesini kullanmayı tercih edeceğim.

Anastasya, taygada tek başına (dedesi ve büyükdedesi de var ancak sürekli birarada değiller) yaşayan 1969 doğumlu genç bir kadın. Bu genç kadın; telepati, düşünce gücü, imgeleme yoluyla yaratım gibi Yaradılış’ından itibaren İnsan’a bahşedilmiş ancak İnsan’ın unuttuğunu/ unutturulduğunu ifade ettiği birtakım yeteneklere sahip. Tam da bu nedenle, kitapların okurları arasında onu peygamber ilan edenler de, tamamen hayal ürünü olduğunu düşünenler de var. Yazıyı kısa tutabilmek adına hikaye kısmına ilişkin daha fazla detay vermeyerek Anastasya’nın görüş ve vizyonlarını aktarmaya çalışacağım.

Anastasya’ya göre, yüzyıllardır Dünya ve insanlar “karanlık güçler”in tesiri altındalar. Bu karanlık güçler, Eski Mısır’da firavunları seçip yöneten rahipler, bugün hala iş başındalar ve değişen tek şey firavunların yerini ülke liderlerinin ve Sistem’in almış olması. İnsan’ın yaratılışında İnsan’da dengede olan tüm enerjiler (iyi-kötü, sevgi-nefret, ve tüm diğer tanrısal enerjiler) karanlık güçlerin bünyesinde dengenin bozulması ile cennet olan dünyayı bugünkü haline getirmiş. Karanlık güçler, farklı öğreti ve sistemler yaratarak İnsan’ı önemli olandan uzaklaştırmak, önemli olanı İnsan’dan gizlemek çabasındalar. “Tüm sistemlerin amacı, egemen olan İnsan’ı, Tanrı’dan ayırmak, bilge yaratıcıyı (İnsan’ı) öldürüp ruhsuz bir köleye dönüştürmek”. Başarılı da olmuşlar, İnsan bir biyorobot haline dönüşmüş, Varoluş’un özünü ve kendi kaderini düşünecek vakti yok ve Sistem’e hizmet edecek bir düzen içerisinde yaşıyor. Çok acı bir şekilde ise “sistem daima ebeveynler üzerinden işliyor”. Ebeveynler ve okullar, kendileri sistemin kölesi olduklarının farkına varmadan çocuklarını da sisteme gönüllü köleler olarak yetiştirmede el birliğindeler. Temelde, “eğitim ve öğretim sistemlerimiz varlığın özünü idrak etmemize, her insanın hayatının önceliklerini doğru belirlemesine yardım etmiyor”. Bu nedenle Anastasya’nın vizyonlarının temelindeki iki unsurdan ilki, çocukların yetiştirilmesi.

Anastasya’nın çocuk yetiştirmeye ilişkin temel prensiplerinin bazılarının karşılığını günümüzün popüler Waldorf veya Montessori okullarında bulmak mümkün: Çocuk yetiştirirken ebeveynler ve diğer büyükleri çocukla eşitleri imiş gibi konuşmalı, hatta bazı konularda, düşüncelerinin saflığı nedeniyle çocukların kendilerinden üstün olduğunu kabul etmeliler. Çocuk kendisi istemeden kucaklanmamalı, doyurulmamalı. Çocuklar mümkün olduğunca doğada, gözlemleyip düşünerek ve inceleyerek vakit geçirmeli, yapay oyuncaklar asla gerçek evrenin yerine geçmemeli. Çocukları düşünmeye yöneltecek sorular sorulmalı ama bir sorunun cevabını almadan yeni soru sorulmamalı. Bir parça toprak verip kendi istediğini yapmasına/ yetiştirmesine izin vermeli, yönlendirmemeli, yardım etmek için çocuktan izin istemeli. Doğada çocuk büyütmek; çiçekler, böcekler, canlı olan her şey “Yaratılış’la bağlantılı olduğu için çocuğa evrenin özünü ve kendi görevini kavramasında yardımcı” oluyor.

“Sevgi Evreni” Fotoğrafın kaynağı: https://hubpages.com/literature/Anastasias-Ringing-Cedars-The-Unimaginable-Truth

Anastasya’nın vizyonlarının diğer önemli unsuru ise daçnikler. Daçnikler, kendi sebze bahçeleri olan ve kendi ihtiyaçları için sebze, meyve yetiştiren Ruslar’a verilen isim. Anastasya’ya göre “daçnik fenomeni, İnsan’ın Varoluş’un özünü kavramasında bir geçiş” sağlıyor. Toprakla bağlantıda olmak ve sebze yetiştirmek kadar basit görünen bir iş, İnsan’ın evrenle ve “Yüce Akıl” ile bağlantısını yeniden kurmasına aracı oluyor. Her tohum milyonlarca yıldan beri süregelen evrensel bilgiyi taşıyor, İnsan’ın kendi ektiği tohumlar ve yetişme sürecinde iletişimde olduğu bitkiler o kişiye özel bir “Sevgi Evreni” oluşturuyor, o kişinin her türlü hastalığına iyi geldiği gibi yaşlanmayı geciktirip, ruhuna huzur veriyor, düşüncelerine açıklık getiriyor.

Anastasya’nın çocuklar ve daçnikler üzerine kurduğu vizyonlarında, geleceğin Rusyası’nda şehirlerde alçak katlı evlerin duvarları canlı renklerle boyanmış, evlerin duvarlarını manzara ve çiçek resimleri süslüyor. Evlerin çatılarından asmalar sarkıyor. Kentin tüm sokak ve caddeleri orman ve meyve ağaçları ile ağaçlandırılmış ve çiçeklendirilmiş. Hava temiz, insanların direkt nehirden içtikleri su canlı ve temiz. İnsanların işleri evlerine yakın olacak şekilde düzenlendiği için trafik yok, çok az sayıda araç var. İnsanların büyük bölümü ise şehir dışındaki aile arazilerinde yaşayıp çalışıyorlar. Her bir aileye kanunla bir hektar arazi tahsis edilmiş*, arazi sonraki nesillere aktarılıyor ve arazilerde yetiştirilen ürünler vergiye tabi değil. Aile arazileri canlı çitlerle (ağaçlar, çalılar) çevrelenmiş, her bir arazinin en az yarısı orman ağaçlarına ayrılmış, birer küçük gölet, ağıl ve kümesleri var, içi boş ağaç kütükleri arılar için kovan olarak yerleştirilmiş, sonraki nesiller dedelerinin diktiği ağaçlardan ahşap evler yapıyor, sevgi enerjisinin sardığı bu evler onları koruyup iyileştiriyor. Her şey doğada uyum içinde yetiştiğinden gübrelemeye ve kimyasallara, böcek ilaçlarına ihtiyaç kalmıyor (Fukuoka’nın Doğal Tarım ve Mollison’ın Permakültür prensipleri). Ormandaki hayvanlar artık İnsan’ı bir tehdit olarak görmüyor, sincaplar, ayılar ve kurtlar İnsan’a hizmet ediyor. Geleceğin çocukları düşünce gücüyle silahları yok ederek, Dünya çapında bir silahsızlanma hareketi başlatıyorlar. Rusya’da başlayan bu hareket zamanla tüm Dünya’ya yayılıyor. Uykusundan uyanan ve Dünya’yı tekrar Cennet’e çeviren İnsan, yaratım gücünü yeniden keşfediyor.  Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı İnsanlar, tanrılara dönüşüyor, yaratmayı tecrübe etmeleri için var olan diğer gezegenlerde yeni dünyalar yaratıyorlar.

Anastasya’nın varlığına inanırsınız veya inanmazsanız, kitap serisini bilim kurgu bir hikaye olarak ya da Yeni Çağ akımına ait kişisel gelişim kitaplarının bir versiyonu -pek çok dini, kadim, ezoterik, okült, spiritüel bilginin bir arada sunulduğu masalsı bir versiyonu, olarak değerlendirebilirsiniz. Üç yıl önce okuduğum sekiz kitaplık seriyi bu yazıyı yazarken tekrar elime alıp bazı bölümlerini yeniden okudum. Kurgu veya gerçek, söyleyebileceğim tek şey satırlardan ulaşan bir sevgi enerjisi olduğu, özellikle bazı bölümlerinin içimdeki bir şeyle bağlantı kurduğu, bende bir sevinç, mutluluk, coşku hali yarattığı. Distopik eserlerden, dizilerden bunaldıysanız, İnsan’ı yücelten bir şeyler okumak isterseniz, sizin de dayatılandan farklı bir Dünya vizyonunuz varsa, yakın zamanda çocuk sahibi olduysanız/ olmayı düşünüyorsanız, bir sebze bahçesi edinme**/ ağaç yetiştirme niyetiniz varsa bir haftasonunuzu Anastasya’ya ayırmak size de iyi gelecek.

Sevgiyle,

 

Kitaplardan birkaç alıntı:

“İnsanlar çocukların ne olduğunu gördükleri zaman insanlık kurtulacak, İnsanlar cennette yaşamayı öğrenecek.”

“… İnsan’ın beslenme gibi bir sorunu yoktur. Tıpki nefes alır gibi yemek yemeli İnsan, yemeğe özel bir ilgi göstermeden, yediğini aklına getirmeden. Tanrı, bu sorunu diğer canlılara ödev kılmıştır; İnsansa kendi ödevlerini yerine getirerek İnsan gibi yaşamalı”

“Düşünce her şeyden önce gelir, zamanla somutlaşır ve toplumsal düzeni değiştirir.”

“Düşünce ve kelime, sadece İnsan’a verilen yaratım araçlarıdır. … ruh ve kelimeler arasında bağ olduğu zaman, imgelere bağlı olarak söylenen kelimelerin gerçekleşme gücü vardır.” Bu imgeleme gücüyle yaratımdır, İnsan’ın sahip olduğu en önemli güç ve muazzam bir enerji kaynağıdır.

“İnsan doğada var olmayan hiçbir şeyi icat edemez.”

“Yeryüzündeki her bir bitki ve hayvan İnsan’a hizmet için yaratılmıştır, günümüzde İnsan bunlardan yararlanmayı tam olarak bilmiyor.”

 

* Bu vizyonun yer aldığı 5. Kitabın yayımlanmasından yaklaşık 3 yıl sonra, ülke genelinde yaşanan açlık ve işsizliğe bir çözüm olması amacıyla, 7 Temmuz 2003’te Putin, Özel Bahçecilik Yasası olarak tercüme edebileceğimiz bir yasayı devreye almış. Bu yasa ile devlet arazileri tarım yapmak üzere vatandaşlara tahsis edilmiş. Kaynak: https://themoscowtimes.com/articles/harnessing-family-farmers-32492

** Japonlar’ın dünyanın en uzun ömürlü insanları olduğunu biliyoruz. Her 100.000 Japon’dan 24.055’inin 100 yaşında olduğunu ise henüz son sayfalarını okumakta olduğum “Ikigai- Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırları” isimli kitaptan öğrendim. Kitabın yazarlarının Okinawa’da yaptıkları araştırmaya göre 100 yaş civarındaki insanların ortak özelliklerinin en başında hepsinin kendi sebze bahçeleri olması geliyor.

Sorumlu Temizlik

Evlendiğimizde ilk market alışverişimizin büyük kısmını deterjanlar oluşturmuştu. Elde yıkanan bulaşıklar için sıvı deterjan, bulaşık makinası deterjanı, parlatıcısı, tuzu, zorlu yağlar için spreyler, krem deterjanlar, çamaşır suyu, beyazlar, renkliler, siyahlar ve yünlüler için ayrı ayrı çamaşır deterjanları, yumuşatıcı, leke çıkarıcı… Yıllar içerisinde, çamaşır yumuşatıcısının aslında ekstra koku sağlamak dışında bir işlevi olmadığını fark ederek listeden çıkarsam da diğerlerinin tamamını büyük bir bağlılıkla kullanmaya devam ettim. Marketlerin deterjan reyonlarında yeni çıkan ürünleri incelediğim dakikalar geçirdim. Deterjan deyip geçmeyin, gerek market alanında gerekse reklamlarda önemli bir paya sahip olan deterjan, karar alma süreçlerimizde de hak ettiğinden fazla yer tutuyor. Onlarca ürün ve reklam bombardımanı altındaki tüketicinin satın alma kararları zorlaştırılıyor.

Deterjan konusu hassas bir konu, o kadar ki tüketici her zaman rasyonel (ekonomik olması, düşük fiyatlı olması gibi) kararlar alamıyor. Üniversitede, pazarlama dersinde proje olarak “deterjan tercihlerini belirleyen faktörler”i inceleyen bir pazar araştırması yapmıştım. Araştırmamın sonuçlarında fiyat; marka, referans, iyi temizlemesi, güzel kokması gibi faktörlerin çok çok arkasında kalmıştı. Farklı bir araştırmada ise, deterjan tüketiminin düşük eğitim ve gelir düzeyine sahip hanelerde daha yüksek olduğunu, bunun nedeninin de iyi temizleyen ve güzel kokan deterjanların sağladığına inanılan statü olduğunu okumuştum.

Sorumluyuz…

İyi temizliyor ve güzel kokuyor, hadi buna sağladığına inanılan imajı da ekleyelim. Peki, bu kadar fazla deterjan kullanımı bizden neler götürüyor farkında mıyız? Aslında farkındayız ama yeterince önemli olduğunu düşünmüyoruz. Bunun üzerinde kafa yoracak vaktimiz yok (gerçekten önemli olan hangi konuyu düşünmemize izin veriyor ki sistem, algılarımızı milyonlarca ürün, gündem, iş yoğunluğu vs ile sersemletirken), alternatif ürünleri arayıp bulmak ve denemek için de zaman ayırmak istemiyoruz. Oysa ki, temizlik için kullandığımız bu ürünler su kaynaklarına karışarak suyumuzu, toprağımızı kirletiyor, doğaya ve sağlığımıza onarılamaz zararlar veriyor. Yeni doğan bebeklerin neredeyse hepsi alerji  ve kronik astımla hayata merhaba diyorlar. Hala deterjan kullanmayı bırakmaya, en azından azaltmaya ikna olacak kadar umurunuzda değil mi, ne de olsa sadece bir kişinin davranışındaki değişiklik dünyayı kurtaramaz, mı acaba? Etkimizin o kadar da küçük olmadığını artık kuantum bilimi de ispatladığına göre (merak edenler için http://gridenyesile.com/romantik-kuantum/ ) bu konuda bir aksiyon almak ister misiniz?

Temizlikte alternatif ürünleri tercih ederek, daha az ve bilinçli deterjan kullanarak sağlayabileceğiniz faydalar azımsanacak gibi değil.

  • Kendinizi ve ailenizi zehirlemiyorsunuz.
  • Doğayı kirletmiyorsunuz.
  • Hangi deterjanı almayı düşünmekle vakit kaybetmeyeceğiniz için karar süreçlerinizde tasarruf sağlıyorsunuz. Her insanın günlük belli bir sayıda karar alabilme kapasitesi var. Bilimsel araştırmalara göre bu sayı 35bin. Einstein, Steve Jobs ve hatta moda tasarımcısı olmasına rağmen Michael Kors’un daha faydalı kararlara yer açmak adına tek tip giyindiğini duymuş olabilirsiniz.
  • Sadece bir kaç ürünle hem çamaşır hem bulaşık hem de genel temizliği yapabildiğiniz için çok daha ekonomik.
  • Aynı nedenle evdeki depolama alanından tasarruf ediyorsunuz, onlarca deterjan kutusu yerine bir kaç kutu.
  • Bonus olarak da sorumlu davrandığınız için duyacağınız memnuniyet ve mutluluk hissi.

Bir denemeye değmez mi?

Benim reçetelerim aşağıdaki gibi, Erkan Şamcı’nın Ekolojik Temizlik kitabının aşağıdaki reçetelerin oluşmasına katkısı büyük, siz de biraz araştırma, biraz deneme yanılma ile kendinize uygun olan reçeteyi oluşturabilirsiniz.

Çamaşır Sodası, Boraks ve Sirke

Çamaşır makinası için: Renkli, siyah, beyaz tüm çamaşırlar için 2 silme yemek kaşığı boraks, 2 yemek kaşığı çamaşır sodası, 1 tatlı kaşığı karbonat, yumuşatıcı bölümüne beyaz sirke ve birkaç damla lavanta yağı. Yünlü çamaşırlar için ise sadece bebek şampuanı ve sirke kullanıyorum.

Bulaşık makinası için: 1 yemek kaşığı limon tuzu, ½ çay kaşığı boraks, parlatıcı yerine sirke, tuz yerine ufalanmış kaya tuzu. Güzel kokması için salataya sıktığınız limon kabuklarını çatal kaşıkların arasına yerleştirebilir veya birkaç damla portakal/limon yağı kullanabilirsiniz.

Krem deterjanlara alternatif olarak ilgili yüzeye karbonat döküp limonla ovabilir, birkaç saat sirkeli suda bekleterek veya limon tuzu koyduğunuz suyu kaynatarak çaydanlık ve su ısıtıcılarınızı kireçten arındırabilirsiniz.

Ayrıca, tıkanan giderleri açmak için karbonatı döktükten sonra üzerine sirke ve kaynar su ilave edebilirsiniz.

Elde yıkanan bulaşıklar için henüz memnun kaldığım bir reçete bulamadım. Yine de yabancı bir kaynakta okuduğum üzere sıvı bulaşık deterjanını yarısı kadar beyaz sirke ile karıştırıp tüketimini ve zararlarını bir nebze de olsa azaltıyorum.

Alışkanlıkları değiştirmek kolay değil. En yakınımdakileri bile deterjan alışkanlıklarını değiştirmeleri konusunda ikna edemiyorum. Tabi bunda, bu ürünleri kullanmazsak hijyen sağlayamayacağımız, mikroplardan arınamayacağımız ve sonucun yeterince temiz olamayacağı, iyi kokmayacağına dair şartlandırılmış olmamızın etkisi büyük. İtiraf ediyorum, kendim de miktarını ve kullanım sıklığını epey azaltmış olsam da çamaşır suyuna tuvalet ve banyo temizliğinde hala yer veriyorum, lekeli çamaşırlarda da leke çıkarıcı kullanıyorum. Biraz daha vakit ayırırsam bunları da hayatımızdan çıkaracak reçeteleri bulacağıma eminim.

Sisteme meydan okumanın en temel yolu tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmekten, daha az tüketmekten geçiyor. Hadi konfor alanınızın biraz dışına çıkın, hem temizlik alışkanlıklarınızı değiştirmek ne kadar zorlu ve riskli olabilir ki? Bugün deterjan, yarın kim bilir?

Sevgiyle,

Bildiğimiz Haliyle Dünyanın Sonu Mu?

“It’s the end of the world as we know it” R.E.M.’in sevdiğim şarkılarından biridir. Ne kadar farkındasınız bilmiyorum ama şarkıda da söylediği gibi bildiğimiz haliyle dünyanın sonunu görüyoruz, insanlık farklı bir çağa adım atıyor, adeta gelecekte yaşıyoruz. Teknolojideki gelişmeler ve yaşamakta olduğumuz olağandışı iklim olayları bana Starwars, Avatar, Gattaca, Matrix, The Day After Tomorrow ve Interstellar gibi “bilim kurgu” filmlerinden sahneleri hatırlatıyor.

http://www.endustri40.com/endustri-tarihine-kisa-bir-yolculuk/

Tam da bankacı bir arkadaşımın sohbet esnasında insansız pilot şube uygulamalarının başladığını söylediği gün, yıllarca Silikon Vadisi’nde çalıştıktan sonra medeniyetin 30 yıl içinde çökmesini beklediği için bir adaya yerleşip kendine yetebilecek bir düzen kurmaya çalışan Facebook üretim eski müdürüne ilişkin habere denk geliyorum (1). Facebook Yapay Zeka Araştırmaları, ürettikleri yapay zekanın kendi dilini geliştirip robotların aralarında konuşmaya başladığını fark ediyor (2). Kurumsal bir firmada çalışan eşim, “endüstri 4.0”a, yani dördüncü sanayi devrimine uyum için geliştirilebilecek stratejiler üzerinde çalışıyor (endüstri devrimleri sırasıyla buhar, elektrik ve dijitale dayalı üretim tekniklerini içerirken dördüncü sanayi devrimi otonom robotlar, nesnelerin interneti, siber fiziksel sistemler gibi kavramlarla insanı neredeyse tamamen üretim süreçlerinin dışına taşıyor). Homo Sapiens ve Homo Deus kitaplarının tanınan yazarı Harari, “gereksizler” sınıfının doğuşuna vurgu yapıyor (3). Diğer taraftan, Amerika kıtasında yer alan ve faaliyete geçmesi halinde kıtanın 3’te 2’sini yaşanmaz hale getireceği ve Dünya’yı yeni bir buzul çağına sokacağı öngörülen Dünya’nın en büyük süper volkanı Yellow Stone’un zamanının yaklaştığına ilişkin tartışmalar haberlere yansıyor. İklim değişikliğinin etkilerine ilişkin her gün sayısız haber çıkıyor karşımıza, toplu hayvan ölümleri, mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıklar, aşırı sıcakların neden olduğu orman yangınları, hava kirliliği nedeni ile okulların tatil edildiği ülkeler, yaz ortasında felaket boyutunda yaşanan dolular, hortumlar…

Çok değil 20-30 yıl öncesine kadar bu yazdıklarımı sadece bilim kurgu filmlerinde izlerdik ama zaman hızlandı. Bizler, ilk ATM’nin tanıtıldığı “pardon burası x bankası değil mi” reklam filmini izlemiş bir nesiliz, şimdi orta yaşlarımızın henüz başında insansız şubeleri ve çok daha fazlasını deneyimliyoruz.

Kapitalizmin en temel kavramı olan verimlilik’in babaları diyebileceğimiz ve üretimin makinalara bırakılması gerektiğini savunan Taylor ve Henry Ford bugünleri öngörmüşler miydi acaba? Verimlilik ve kar kaygısı ile yıllardır insana ve doğaya rağmen süregelen ve teknolojik gelişmelerle altın çağını yaşayan sistemde artık insan tamamen üretim denkleminden çıkma noktasında. İnsan, kapitalizmde amaç/ odak olmaktan çıkarılıp tamamen bir araç/ parametre konumuna indirgendi. Daha fazla tükettirilen, tükettikçe tükenen, doğayla ilişkisi koparılıp çelik ve beton kafeslere hapsedilen, sisteme gönüllü köle haline getirilen, yedikleriyle kısırlaştırılan, kanser gibi türetilmiş hastalıklarla ömrü kısaltılan, üretimden uzaklaştırıldıkça anlam yaratma kabiliyetini yitiren, mutsuz ve sadece sayılardan ibaret olan… Zaten sistemin ana hedefi de insanı mutsuz kılmak, çünkü mutsuz bir insan her zaman daha fazla tüketme potansiyeline sahip, hayatında yaratamadığı anlamı bir şeyleri satın alarak doldurmaya çalışması bir yana, mutsuzluğun getirdiği hastalıklar ve depresyon ayrı bir tüketim ekonomisi yaratıyor. Dünyayı yönetenler, Hitler’in başaramadığını, kapitalizm’le ve Yeşil Devrim’le üstü daha örtülü bir şekilde gerçekleştirmekteler.

Peki, insana ve doğaya rağmen olan bu sistem sürdürülebilir mi? Psikoloji alanındaki çalışmaların katkılarıyla sistem, insan davranışını öngörebiliyor ve hatta yönlendirebiliyor (diziler, kitaplar, bilgisayar oyunları, çizgi fimler, reklamlar, ambalajlar vd. aracılığı ile verilen bilinçaltı mesajlarla), hava durumunu, mevsimsel değişiklikleri tahmin edebiliyor olsa da gerek insanı gerekse doğayı fazla hafife aldığını düşünüyorum. Evet, insanlık yüzyıllardır derin bir uykuda ama artık yavaş yavaş uyanıyor, bunda internetin ve sosyal medyanın katkısı ise yadsınamaz. Her geçen gün daha fazla sistemden çıkış hikayesine denk geliyorum. Evet, doğa da yeterince sabır gösterdi, geçtiğimiz ay İstanbul’da yaşanan dolu felaketi hepimize doğa karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu hatırlatmadı mı?

Bilim kurgu filmlerinde seyrettiğimiz günler çok uzak değil. Hatta, Permakültürün iki kurucusundan biri olan David Holmgren sistemin çöküşünün önümüzdeki 5 yıl içinde (makale tarihi itibarı ile 2018’de son buluyor) gerçekleşmesi  ihtimalinin en az %50 olarak hesaplanması gerektiğini belirtiyor (4). Enerjideki daralma ve iklim değişikliği sonucu gittikçe kıtlaşan kaynaklar, yaşanabilir alanların paylaşımına yönelik çatışmalar, gıda savaşları, çeteler, sosyal kaos, otoritenin ve merkezi yönetimlerin daha da fazla güçlenmesi çok yakında yaşamayı beklememiz gereken pek de aydınlık olmayacak günler. Yüksek lisansım sırasında ders alma zevkine eriştiğim sevgili Özer Ertuna, “insanların özlemlerini karşılamayan” herhangi bir sistemin eninde sonunda yıkılmaya mahkum olduğunu, yeni dünya düzeninin “insanların özlemleri” doğrultusunda oluşacağını söylerdi. Ben de yakın geleceğimiz ne kadar karanlık olursa olsun inanıyorum ki, insanlığın tekrar bir sıçrama yapabilmesi için en dibi/ dünyanın bildiğimiz haliyle sonunu/ kıyameti yaşaması gerekiyor, ancak ondan sonra kıyam edebilir/ ayağa kalkabilir/ insanlığa yakışan yeni düzeni özlemleri doğrultusunda kurabilir.

Bizi bekleyen bu karanlık geçiş dönemine ne kadar hazır olunabilir bilmiyorum ama kesin olan o ki, bu dönemde bizlere okullarda öğretilmeyen hayatta kalma becerilerine ihtiyacımız olacak: en basitinden kendi yiyeceğini yetiştirebilme ve hatta kendini savunma becerileri gibi. Belki de bir sonraki yatırımınızı büyük şehirde yeni bir eve yapmaktansa kırsalda bir parça toprak edinmek her anlamda daha sağduyulu bir tercih olabilir. Ya da işe, Holmgren’in dipnotlarda linkini paylaştığım makalesini okumakla başlayabilir, hatta birkaç çeşit atalık tohum edinip altınmışçasına bir köşede saklar, küçücük bir saksıda da olsa ekip devamlılığını sağlayabilirsiniz.

It’s the end of the world as we know it, and I feel fine. Evet, bildiğimiz haliyle dünyanın sonu ve ben iyi hissediyorum.

Sevgiyle,

 

Haber kaynakları ve ilgili okumalar:

(1) http://www.birgun.net/haber-detay/medeniyet-30-yil-icinde-cokebilir-173553.html

(2) https://indigodergisi.com/2017/08/facebook-ai-fair-yapay-zeka-desifre/

(3) http://www.diken.com.tr/homo-sapiensin-yazari-harari-gereksizler-diye-yeni-bir-sinif-doguyor/

(4) Holmgren, 2013 yılında yayınladığı ‘Crash on demand (Talebin Çöküşü)’ makalesinde sistemin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu, talebi düşürmek suretiyle bu çöküşü hızlandırmanın ise doğanın ve insanlığın daha fazla hayrına olduğunu savunuyor. Hatta daha da ileri giderek, kışkırtıcı bir biçimde, insanları daha az tüketerek sistemi çökertmeye çağırıyor. Makaleye ilk  linkten, Holmgren’in makalesi ve gerçekleşmesini öngördüğü (gerçekleşmekte olan ve birbirine alternatif olmaktan ziyade eş zamanlı yaşanması beklenen) senaryolara ilişkin bir yazı dizisine ise takip eden linkten ulaşabilirsiniz.

https://www.holmgren.com.au/wp-content/uploads/2014/07/COD-in-turkish.pdf

http://permakulturplatformu.org/2014/03/13/cokusu-talep-etmek-bir-tartismanin-izinden-1/

Kitap Tavsiyesi:

– Kapitalizmin Son Direnişi, İ. Özer Ertuna

Yaşamın Az Bilinen Yapı Taşları

Dün sabah kalktığımda ilk olarak bir gece önce kaynattığım sütün bir kısmı ile mayaladığım yoğurdu buzdolabına kaldırdım. Oda sıcaklığına gelmiş sütün kalanına kefir mayalarımı ekleyerek kavanozu kiler dolabındaki yerine yerleştirdim. Kahvaltıdan sonra ise ekmek yapımında kullanacağım ekşi mayamı un ve su ile besledim. Gün içindeki maya mesaim bu kadarla da kalmadı. Bokashi kompostuma birkaç gündür biriktirdiğim mutfak atıklarıyla birlikte yağmur suyu topladığımız göletimizi temizlemek üzere aktive ettiğim etkin mikroorganizmalardan ekledim.

Paylaştıkça Çoğalan Kefir Mayalarım

Maya’nın benim için önemli olduğunu, en azından günlük hayatımın bir parçası olduğunu yukarıdaki paragraf anlatıyor sanırım. Onlarla konuştuğumu bile söylersem deli olduğumu düşünmezsiniz umarım :). Siz belki mayalarla benim kadar haşır neşir değilsiniz ve mikroorganizma denilince de hoş çağrışımlardan ziyade mikroplar, virüsler geliyor aklınıza… Halbuki, görsel algımızın dışında kalan ve ilkokul 4. sınıftaki oğlumun sosyal bilgiler dersinde öğrendiği üzere, mayalar gibi iyileri de, bizleri hasta eden kötüleri de bulunan mikroorganizmalar ve onların ürettikleri enzimler olmasaydı, bugün bildiğimiz haliyle yaşam da olmazdı. Evet, varlıklarını pek de mühimsemediğimiz bu minik canlılar, varlığımız için o kadar önemliler! Varlıkları benim için vazgeçilmez olsa da, kuantum başlıklı bir kitabın koca bir bölümünün kendilerine ayrıldığını görene kadar ben de yaşam için ne kadar önemli olduklarının farkında değildim aslında. Al-Khalili ve McFadden’ın bir bilim kitabı için olabilecek en eğlenceli ve anlaşır dille kaleme aldıkları ‘Kuantum Sınırında Yaşam’ kitabından iki cümle bu önemi net şekilde ortaya koyuyor: “Enzimler yaşamın motorlarıdır” ve “… yaşam tüm varlığını her daim enzimlere borçludur”.

Laboratuvar ortamında üretilen ilk enzim (aslında enzim kokteyli), buzağının işkembesinde yer alan ve sütü peynire dönüştüren rennet yani ninelerimizin şirden mayası. Bugün ise mikroorganizmalardan endüstriyel olarak enzimlerin üretimi için çok yoğun bir şekilde faydalanılıyor. Bu enzimler, yoğurda, ekmeğe ve peynire hayat verenlerden tutun, kıvam arttırıcılara ve leke çıkarıcılara kadar geniş bir spektrumda yer alıp fotoğrafçılıktan tekstile pek çok endüstride kullanılıyorlar. Enzimlerin başlıca görevi katalizörlük, yani süreçleri hızlandırmak. Kitaptaki bölümden bir örnek, bu katkının boyutlarına ilişkin bir fikir verecektir: Kollejenaz enziminin fiziksel koşullar nedeniyle etkinliğini yitirmesi sonucu bir dinazor fosiline ait yumuşak doku, ayrışmadan altmış sekiz milyon yıl boyunca korunurken, bu enzim etkin hale getirildiğinde (laboratuvarda dokuya eklendiğinde) sadece dakikalar içinde parçalanıyor. Yani enzimler, altmış sekiz milyon yılı dakikalara indirgiyor. Bu katkının olmadığı bir yaşam nasıl olurdu’yu hayal gücünüze bırakıyorum.

Büyük oğlum doğduğundan beri ev yoğurdu ve son 4-5 yıldır da kefir yapıyorum. Her ikisinin de

Sabrın Sonu Ekşi Mayalı Ekmek

sağlığımız için mucizelerini biliriz. Şanslı Bahçe’de ise toprak iyileştirme, bitkilerimizi güçlendirme yolundaki arayışlarımızda Etkin Mikroorganizmalar (EM) ile tanıştık. Okuyup araştırdıkça, faydalı mikroorganizmaların biraraya getirilmesi ile hazırlanmış bir kokteyl olan EM’in de mucizelerini öğrendik, yağmur suyu toplama göletine eklediğimizde çamurlu ve bulanık olan suyun bir sonraki hafta ne kadar berraklaştığını, ağaçlarımızın yapraklarına uyguladığımızda bir sonraki hafta ne kadar canlandıklarını gözlemledik. Kirli su kaynaklarını temizleme ve tarımın yanısıra ev temizliği, hayvancılık ve insan sağlığında dahi kullanılan EM de, yoğurt ve kefir mayalarımız gibi artık vazgeçilmezimiz oldu. Çok yakın zamanda ise, ne zamandır niyet ettiğim ekşi maya hayatımızdaki yerini aldı.

Tohum ve maya… Her ikisi de sabır istiyor, her ikisi de dönüştürüyor, çoğaltıyor ve paylaştıkça da çoğalıyor. Güneş ve su bir tohumda meyveye, buğdaya dönüşürken, maya; un ve suyu ekmeğe, sütü, peynire, yoğurda dönüştürüyor. Tohum bir iken bin oluyor, kefir mayam ben dostlarımla paylaştıkça daha da fazla ürüyor. Tohumlarıma da, mayalarıma da gözüm gibi bakıyorum. Aynı hayallerime ve geleceğe dair umutlarıma olduğu gibi. Biliyorum ki hayaller ve umutlar dünyayı dönüştürüyor; yeşerdikçe çoğalıyor ve daha aydınlık bir geleceğin mayası oluyorlar.

Sevgiyle,

Romantik Kuantum

Fizik hiçbir zaman en sevdiğim ders olmadı, çalışkan bir öğrenci olarak fizik notlarımı yüksek tutmama rağmen konuları tam olarak kavradığımı, anladığımı hissetmiyordum, çelişkili belki ama madde dünyası bana pek soyut geliyordu. Bu yüzden ortaokul son sınıfta atomlar, elektronlar, nötronlar ve diğerleri ile vedalaşarak lisede tercihimi türkçe-matematik dalında yaptım. Bu vedadan neredeyse 25 yıl sonra kuantum üzerine bir yazı yazabileceğim ise aklıma gelmezdi. Hoş, bu yazıda okuyacağınız kuantum, koyu bir mühendis olan eşimin deyimiyle “romantik kuantum”. Romantik, çünkü benim kuantum’a girişim, kişisel gelişime dair konular üzerinden oldu.

Kuantum’a ilgim, bir gün eşimin seyretmekte olduğu bir belgesele kulak kabarttığımda yaşadığım anlık farkındalıkla başladı. Bir çokları için yeni olmasa da benim için yeni bir keşifti: Kuantum fiziği; kişisel gelişim kitaplarında, ezoterik kitaplarda, mistiklerce ve dinlerce farklı şekillerde ifade edilen gerçekliğin bilimsel ispatı idi.

Albert Einstein- Bilim İnsanı ve Filozof

Milattan öncesinin Yunan’lı filozofları doğaya dair sorgularından yola çıkmak suretiyle bilimin öncüleri olmuşlar, bilim felsefeden doğmuş. Bugün ise kuantum’un önlerine serdiği gerçekler, bilim insanlarını birer filozofa dönüştürüyor. Fizikle anılan Einstein’in bazı sözlerine denk geldiğime, kızına yazdığı, evrenin arkasındaki gücün sevgi olduğunu ifade ettiği mektubunu okuduğumda, fizikte olduğu kadar felsefe kitaplarında da yer bulması gerektiğini fark ediyorum. Maalesef, Einstein’in ve diğer bilim insanlarının bu yönünü bilmiyor olmamız, düşünüp sorgulamaktan ziyade ezberi ve biat’ı ön planda tutan eğitim sistemimizin sonucu, E=mc2’yi bilmesi yeterli öğrencilerin, ne lazım, sonra sistemi, dini falan sorgulamaya kalkarlar, değil mi!

 

İki Paragrafta Kuantum Fiziği

Lise müfredatına nispeten yakın zamanda girmiş olsa da, kuantum’un temelleri 1900’lü yılların başına dayanıyor. Einstein’le özdeşleşen kuantum’a pek çok bilim insanının önemli katkıları olmuş. Bunlardan başlıca ikisi Bohr ve Schrödinger (Schrödinger’in Kedisi paradoksunu duymuş olabilirsiniz).

Kuantum’un ilgi alanı; atom ve atom altı parçacıklar, bunların davranışları ve birbirleriyle ilişki ve iletişimleri. Artık ispatlanmış olduğu üzere, bildiğimiz haliyle madde yok, maddenin %99’dan fazlası boşluktur. Boşluğun dışında kalan kısım ise atom ve atom altı parçacıklardan oluşur. Atom, canlı ya da cansız tüm maddenin yapı taşıdır. Her bir ağaç, taş parçası ve insanın atomu Büyük Patlama’nın sonucu oluşmuş olup aynı yaştadır (tahmin edebileceğiniz üzere, kendini pek üstün gören insan dahil evrendeki her şeyin öz’ü aynıdır, BİR’dir). Evrendeki atomların sayısı Büyük Patlama’dan bu yana değişmemiştir, sadece dönüşmeleri sözkonusudur. Algılaması zor da olsa, her şey, buna bu yazıyı yazarken kullandığım klavyenin tuşları ve ben de dahil frekanstır, titreşimdir. Dolayısıyla, frekansın değiştiği noktada maddesel gerçeklik (gerçekliğimiz) de değişebilir. Parça, bütünden ayrı değildir, bütünle bire bir eş özelliklere sahiptir. Klasik Newton fiziğinde öğretile geldiği gibi atom aslında sabit bir parça değildir, aynı anda hem dalga hem de parçacık özelliği gösterir. Parçacıklar sabit olmadıkları gibi, aynı anda farklı yerlerde olabilirler, hatta gözlemleyenin baktığı yerdedirler. Gözlemci deneyin sonucunu etkiler. Çünkü gözlenen, gözlemciden bağımsız değildir, etkileşim halindedir. Bilim insanının (gözlemci) bir deney yaparken ulaşmayı beklediği/ beklemediği sonuç gözlemi etkiler. Çünkü, düşünce de bir titreşimdir.

 

Kuantum’un Romantik Boyutu

Kuantum’un önümüze koyduğu bu bulgular; yüzyıllardır filozoflar, sufiler, mistikler, peygamberler, günümüzde kişisel gelişim uzmanlarının ve guruların farklı şekillerde ifade ettiği gerçekliği bilimsel olarak teyit ediyor: Her şey BİR’dir, birbiri ile bağlantılıdır. Bu BİR’lik halinden dolayıdır ki, biz değişince evren de değişir. Ne düşündüğümüz tahmin edebileceğimizin ötesinde önemlidir, çünkü düşüncenin yaratıcı gücü vardır ve gerçekliğimizi bizler yaratırız. Yaratıcı her birimizin içinde mevcuttur, ona giden yol kendimizden geçer. Öz benlik, Kur’an’ın en fazla vurgu yaptığı kelimelerdendir.

“… Biz, ona şah damarından daha yakınız.” Kaf Suresi 16. Ayet

“Gerçek şu ki, insan öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır.” Kıyamet Suresi 14. Ayet

“… öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın!” Hicr Suresi 29. Ayet

“Ben nice zaman O’nu aradım kendimi buldum. Şimdi kendimi arıyor onu buluyorum. O’nu bulduğun zaman kendinden kurtulursun. Kendinden kurtulduğun zaman O’nu bulursun.” Mevlana

“Kendini bilen Rabb’ini bilir.” Hz. Muhammed

“Kendini bil, bu yolla Tanrılar alemine de ulaşırsın” Pisagor

“Sen, kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki en büyük alem sende saklıdır.” Hz. Ali

 

Değişim ve Etki Alanı

Kuantum sayesinde atom altı boyutta ve frekans temelinde tüm evrenle bağlı ve iletişim halinde olduğumuzu biliyoruz artık. Öyleyse, her bir aksiyonumuz da tüm evreni etkileyip değiştirmektedir.

Hepimiz, genellikle etkimizi küçümsemiyor muyuz, “bir tek benim çöpleri geri dönüşüme ayırmamla ne değişecek?”, “benim vereceğim bir oyla mı seçimin sonucu değişecek?” ve benzeri cümleleri kurmayan var mı? Halbuki, bizim farkındalıkla aldığımız bir kararın/ aksiyonun etkisi tahmin ettiğimizin çok ötesine uzanıyor. Kuantum’dan ziyade elektriğe katkılarıyla anılan Nikola Tesla (1856-1943) bu gerçeği, “Her canlı varlık, evrenin çark düzeni için tasarlanmış bir makinadır. Görünürde sadece yakın çevresinden etkilenen olsa da, dış etkilerinin alanı sonsuz mesafelere uzanır.” sözleri ile ifade ediyor. Bir Malta atasözü, “Sen değişirsen, dünya değişir” derken yine  yüzyıllar önce, Şems-i Tebrizi, “Senin gönlün değişirse, dünya değişir” diyor.

Etki Alanımız- Covey, “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı”

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabı ile tanınan kişisel gelişim gurusu Stephen Covey, hepimizin bir ilgi alanına, bir de etki alanına sahip olduğumuzu belirtiyor. İlgi alanımız, ailemiz, iş hayatımız, arkadaş çevremiz, spor, ülkenin gündemi, ekonomi, küresel ısınma gibi zamanımızı ve dikkatimizi yönlendirdiğimiz konulardan oluşan büyükçe bir daire. Bu dairenin içindeki bir çok şey üzerinde kontrolümüz yok iken Etki Alanı olarak adlandırdığı alt küme ise üzerinde çalışarak değişim/ gelişim sağlayabileceğimiz konular. Covey, proaktif olarak Etki Alanı’na odaklandığımızda oluşan pozitif enerjinin Etki Alanımızı büyüttüğünü ortaya koyuyor. Yani bir anlamda kendi düşünce, davranış ve tutumlarımızdaki değişiklikler, çevremizi de değiştirip dönüştürüyor. Proaktif olmanın (ve diğer altı alışkanlığın) temelinde ise “içten dışa yaklaşımı”, “etkiyle tepki arasında tepkiyi seçme özgürlüğü” ve kurban rolünden sıyrılarak başımıza gelenler, alamadığımız kararlar ve olamadıklarımız için başkalarını ve olayları suçlamayı bırakıp sorumluluğu elimize almak, aksiyonlarımızın etkisiz olacağına dair umutsuzluğumuzu bir kenara bırakmak var.

Artık değişim sorumluluğunu almamızın vakti geldi. Aynı yöntemlerle, yaklaşımlarla farklı sonuç almayı beklemekten, bir şeylerin kendiliğinden düzelmesini ummaktan vazgeçmeli. Kuantum, umutsuzluğa yer bırakmıyor, çaresiz, etkisiz değiliz. Değişimden kastım bir anda bambaşka birine dönüşmek değil elbette. Alışkanlık, tutum veya davranışlarımızda minik değişimlerle bile büyük farklar yaratabiliriz.

Kelimeler herkeste farklı çağrışımlar yapar, bu nedenle yazdığım konulara ilişkin özlü sözlere yer vermeyi faydalı bulurum. Bir sonraki alt başlığa geçmeden, değişmeye dair birkaç özlü söz daha:

“ Etrafındaki hayatı değiştirmek istiyorsan, kendini değiştirmeye başla.” Gandhi

“Dünyada görmek istediğin değişim ol.” Gandhi

“Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün ise bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.” Mevlana

“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, fakat hiç kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor.” Leo Tolstoy

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.” Sokrates

 

Olumlu Düşünme, Bilinçaltının Gücü

Yine kuantum fiziğince ispatlandığı üzere biliyoruz ki düşünce de bir titreşim, ve deneyin sonucunu etkiliyor. Daha makro olarak yorumladığımızda, düşüncenin yaratım gücü var ve kendi gerçekliğimizi düşüncelerimizle kendimiz yaratıyoruz.

“Söz Büyü’dür.”

Ses de titreşim ve Japon bilim insanı Masaru Emoto’nun su molekülleri üzerinde yaptığı deneyin sonuçları, bize konuşmadan önce düşünün diyor. Güzel kelimeler söylenen su molekülleri harika şekiller alırken, kötü sözler söylenen moleküllerin şekli bozuk oluyor. Vücudumuzun da dörtte üçü sudan oluştuğuna göre kendimiz ve etrafımızdakiler için söylediğimiz kelimelerin üzerimizdeki etkisini düşünebiliyor munuz? Meksika yerlileri Tolteklerin bilgeliğini “Dört Anlaşma” kitabında paylaşan Don Miguel Ruiz de yazdığı gibi “söz büyüdür”.

Evet, bir şeyi kırk kere söylersek gerçekten olabiliyor. Ama her zaman da olmuyor, değil mi? Neden her düşündüğümüzün, istediğimizin, duamızın gerçekleşmediğinin cevabını ise Pierre Franckh’ın ‘Rezonans Kanunu’ kitabında buluyorum. Franckh, kalbimizin yaydığı enerjinin beynimizinkinden daha yüksek olduğunu, bu nedenle isteklerimizin bazılarının, sadece kalpten dilediklerimizin gerçekleştiğini belirtiyor.

Değişim’e, düşünce ve sözlerimizden başlayarak kendi koşullarımızı güzelleştirmenin önündeki tek engel, ön yargılarımız ve düşünce kalıplarımızla kendimiziz. Kendi adıma, bu kalıpların farkına varmakta ve dönüşümünde kişisel gelişim kitaplarının büyük katkısı olduğunu söyleyebilirim. Dönüşüm tabi ki çok hızlı olmuyor, yılların kalıpları birkaç günde, hatta birkaç yılda değişmiyor ama yol almak yerinde saymaya yeğdir.

“Bugün ne düşünürsen yarın o olacaksın.” Buddha

“Biz düşündüğümüz şeyiz. Benliğimiz düşüncelerimizle oluşur. Düşüncelerimizle dünyayı şekillendiririz.” Buddha

“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun. Diken düşünür dikenlik olursun.” Mevlana

 

Ve Umut

Yüzüncü Maymun Fenomeni olarak bilinen ve 1950’li yıllarda yapılan bir deneyde bir adadaki maymunların davranışları gözlemleniyor. Genç maymunlardan biri, kumlu patatesleri yıkayarak yiyor, yıllar içinde bu maymunun kendi çocukları ve yakın çevresindeki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başlıyor. Adadaki 100. maymun da patatesini yıkayarak yemeği öğrendiğinde ise inanılmaz bir şey oluyor ve adadaki tüm maymunlar patateslerini yıkayarak yemeye başlıyorlar. Daha inanılmaz olan ise bir süre sonra farklı adalardaki maymunların da patateslerini yıkayarak yemeye başlamaları.

Maharishi Etkisi olarak bilinen bir başka deneyin sonucuna göre ise bir topluluğun nüfusunun yüzde birinin karekökü kadar insanın bilincindeki yükselme/ davranışındaki değişiklik tüm toplumu etkiliyor. Dünya nüfusu ele alındığında, 7,5 milyar kişiyi etkilemek için dokuz binden az kişinin yeterli olması size de umut vermiyor mu?

Ben umutluyum ve bir gün tüm insanlığın bir kuantum bilinç sıçraması ile kıyam edeceğine* tüm kalbimle inanıyorum.

* Kıyam etmek: ayağa kalkmak

Sevgiyle,

Kitap Önerileri:

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, S. Covey

Bilinçaltının Gücü, J. Murphy

Şimdi’nin Gücü, E. Tolle

Dört Anlaşma, Don Miguel Ruiz

Meksika (Mexico City) Gezi Notları-2

Yazının ilk bölümünde http://gridenyesile.com/meksika-mexico-city-gezi-notlari-1/ söz verdiğim üzere Meksiko City’de nerede kalınır, nereleri görmeli, nerede ne yenilir-içilir bu satırlarda:

Meksiko City’de Nerede Kalınır, Görülmesi Gereken Yerler:

Otelimiz Casa Comtesse ve Yağmurlu Bir Gecede Condesa

Eğitim Sheraton’da idi ancak biz eğitim öncesinde şehrin Condesa bölgesinde kaldık. Çok da doğru bir seçim olmuş. Condesa, Meksiko City’nin Cihangir’i. Genel olarak gençlerin, öğrencilerin, sanatçıların tercih ettiği bohem, nezih ve sakin bir bölge. Sokak aralarında pek sevimli cafelere ve sanat galerilerine rastlamak mümkün. Kaldığımız otelin (Casa Comtesse) alt katı da bir sanat galerisine ev sahipliği yapıyordu. Kalmaktan çok keyif aldığımız bu butik otelin taze ve egzotik meyve, meyve suyu ve marmelatlarının ağırlıklı olduğu kahvaltıları da gayet başarılıydı.

 

 

Sheraton’un bulunduğu Paseo de la Reforma, Meksiko’nun ana caddesi. Bu cadde boyunca görecekleriniz arasında Bağımsızlık Meleği, Devrim Anıtı, Chapultepec Parkı (Çekirge Tepesi anlamına gelen bu kelimedeki tepec ile Türkçe tepe kelimelerinin benzerliğini ve soyadını Atatürk’ün verdiği Tahsin Mayatepek’in soyadındaki tepek kelimesinin kaynağı olduğunu not edelim), Modern Sanat Müzesi ve Ulusal Antropoloji Müzesi yer alıyor. Ulusal Antropoloji Müzesi’ne 2-3 saat ayırmanızı tavsiye ederim, burada Meksika’da İspanyol işgali öncesi döneme ait farklı uygarlıkların geride bıraktıklarını ve meşhur Aztek takvimini görebilirsiniz.

Duvar Resmi- Rivera

Bilin bakalım en öndeki mask’ın arkasında kim var?

Meksika’nın Maskları Sergisinden

Şehrin diğer bir ünlü meydanı ise Zocalo Meydanı, şehrin belki de en kalabalık meydanı burası. İlk yazıda adı geçen Metropolitana Katedrali bu meydanda. Yakınlardaki Hükümet Sarayı’na (Palacio Nacional) da birkaç saat ayırmalısınız. Burada Meksika’nın ünlü ressamı Diego Rivera’nın Meksika tarihini anlatan görkemli duvar resimlerini görebilir, ayrıca çeşitli Meksika kabilelerinin masklarının sergilendiği Meksika’nın maskları sergisini gezebilirsiniz.

 

Mavi Ev

Mayalar’ın Dansı

Meksiko’nin görülmezse olmaz bir semti Coyoacan. Denizi olmasa da bende Ortaköy’deymişim hissi uyandıran bu meydanda hediyelik eşyalarınızı alabileceğiniz gayet kapsamlı ve keyifli bir pazar ve el sanatlarının sergilenip satıldığı bir de pasaj var. Şans eseri bir Maya kabilesinin dansına denk geldik, tütsüler ve davullar eşliğinde, 7’den 70’e belki de 80’e, yerel kıyafetleri ile yaptıkları danstan gözümüzü alamadık. Frida Kahlo’nun Diego Rivera ile birlikte yaşadığı ve Stalin’den sığınan Troçki’yi de ağırladıkları Mavi Ev de bu bölgede. Troçki ve Frida arasındaki yakınlaşmadan sonra araları bozulunca, Troçki ve eşi bu evden ayrılarak yakınlardaki başka bir eve geçmişler. Mavi Ev’in önünde inanılmaz bir sıra vardı, zaten kısıtlı olan zamanımızı sırada bekleyerek geçirmek istemediğimizden çok doğru bir kararla Troçki müzesini görmeye karar verdik. Meksika seyahatimizin en doyurucu ve duygulu anlarını Troçki’nin evinde geçirdiğimizi söyleyebilirim. Evin gerçekten bir ruhu var ve evi gezerken yaşanmışlıkları derinden hissediyor, adeta yaşıyorsunuz: sürgün hayatını, çaresizliği, her şeye rağmen direnişi, umudu, duvarlarda izlerini gördüğünüz silahlı kuşatmayı ve nihayetinde suikasti. Troçki Müzesi’ni gönüllü rehber eşliğinde gezmelisiniz, dilerseniz gezinin sonunda rehberinize bahşişle teşekkür edebilirsiniz (ki gerçekten iyi bir bahşişi hak ediyorlar).

 

Pazarlar:

Coyoacan pazarından başka, görürseniz pişman olmayacağınız iki pazar var: Mercado San Juan ve Mercado La Ciudadela.

Mercado San Juan, tamamen gıda ve şarküteri üzerine kapalı bir pazar. Neredeyse gizli bir girişi var, girerken doğru yere mi geldik acaba diye epey tereddüt ettikten sonra içeri adımımızı attığımızda kendimizi rengarenk bir dünyada bulduk. Google’da pazarın adını yazıp çıkan görsellere bir göz atarsanız ne kadar renkli olduğuna dair bir fikir edinebilirsiniz. Bu pazardaki dip dibe tezgahlarda ördek ve domuz gibi canlı veya henüz temizlenmiş, kesime hazır hayvanlarla karşılaşmaya hazırlıklı olmanız gerekir. Eğer bu manzarada bir şeyler yemek sizin için sorun olmayacaksa şarküteri tezgahlarında bir kadeh şarap eşliğinde sandövicinizi yiyebilirsiniz. Biz bir şey yiyememiş olsak da orada bulunmak bile farklı bir deneyimdi.

Mercado La Ciudadela da pek keyifli bir artizan pazar. Ufak tefek hediyelik eşyaların yanısıra çok güzel el işi masa örtüleri, yerel kıyafetler, pançolar ve sombrerolar bulabilirsiniz. %100 yünden yapılan pançolardan almadan çıkmayın derim, başta yün kokusu biraz rahatsız edici olabilir ama iyi ki almışım dediğim ve keyifle kullandığım sıcacık bir Meksika anısı oldu benim için.

 

Yeme İçme:

Meksikalılar tekilayı domates suyuyla içiyorlar.

Meksika’da kesinlikle aç kalmazsınız. Baz malzemesi tortilla olan ama sunum şekline, tortillasının mısır veya buğdaydan oluşuna ve pişirilmesine göre tacos, buritto, enchilada veya quesadilla gibi farklı adlar alan yemekleri Türk damak tadına çok uygun. Biz genellikle acıktığımız noktalarda tripadvisor’a başvurup yakındaki önerilerini değerlendirdik ve hiç birinde pişman olmadık. Özellikle tavsiye edebileceğim ikisi El Califa ve La Casa De Tono (havalı ismine bakmayın pek salaş bir yer). Akşam yemeğine biraz daha fazla vakit ayırıp yerel yemeğinizi yerken margaritanızı ve tekilanızı mariachilerin canlı müziği eşliğinde deneyimlemek isterseniz de size Villa Maria’yı önerebilirim.

 

Çok yürüyüp yorulduğumuz için gece hayatını ve içkilerini fazla deneyimlemedik. Ama bir içecek önermem gerekirse, tekiladan ziyade Meksika’ya özgü bir kahve olan Cafe de Olla derim. Toprak kaplarda tarçın ve az şekerle pişirilen bu kahve, yine toprak kaplarda sunuluyor. Şekerli kahve içemeyen biri olarak sevdiğime şaşırdığım ve özlediğim/ aradığım bir tad oldu benim için. Maalesef Meksika’da bile çok sık denk gelemiyorsunuz.

 

Piramitler, piramitler, piramitler:

Piramit denilince aklınıza Mısır geliyorsa, Meksika ile ilgili biraz araştırma yaptıktan sonra fikrinizi değiştirebilirsiniz. Meksika’da geniş coğrafyaya yayılmış irili ufaklı pek çok piramit bulunuyor, hatta bunlardan biri Mısır’ın meşhur Giza piramidinden dahi büyük. Biz bir günümüzü Teotihuacan’daki Güneş ve Ay Piramidi’ne, bir günümüzü de Puebla şehri yakınındaki Cholula Piramidi’ne ayırdık.

Teotihuacan Yakınları- Rehberimiz

Teotihuacan- Güneş Piramidi

Teotihuacan Bölgesi, Meksiko City’e yaklaşık 50 km mesafede yer alıyor. Aztek öncesi döneme ait bu gizemli şehrin kurucuları ve kimlerin yaşadığı hala bilinmiyor. Teotihuacan’ın kelime anlamı “insanların tanrılar haline geldikleri yer”, bu adı almasının sebebinin ise kentin sakinlerinin adeta bir anda ortadan kaybolmuşçasına kenti terk etmiş olmaları olduğu düşünülüyor. Bölgede yer alan Güneş Piramidi, Ay Piramidi, aralarındaki Ölüler Yolu ve Quetzalcoatl Tapınağı, aynı Mısır piramitleri gibi Orion takım yıldızının yerdeki yansıması olacak şekilde inşa edilmiş. Güneş Piramidi, biraz sonra okuyacağınız Cholula’dan sonra Amerika’nın ikinci büyük piramidi. Piramidin içindeki kazılar hala devam ediyor.

Nagual ve Aztek dilinde Quetzalcoatl (ketzelkual şeklinde telaffuz ediliyor), Maya dilinde Kukulcan adını alan Tüylü Yılan, Mezoamerikan (Kolomb öncesi Orta Amerika’yı anlatır) bir tanrı. Bu tanrıya bir paragraf ayırmamın bir sebebi de aslında İspanyol işgalinde oynadığı rol. Bir avuç İspanyol’un 20 milyonun üzerindeki Aztek’i nasıl mağlup edip şehri ele geçirdiği tarih boyunca tartışma konusu olmuş. Sebeplerden biri olarak, Aztekler’in kendi içlerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle bir bölümünün İspanyollarla işbirliği yapmış olması gösteriliyor. Daha fazla kabul gören açıklama ise Aztekler’in, beyaz bir adam olarak tasvir edilen ve geri gelmesi beklenen mesih Quetzalcoatl ile denizden gelen bu sakallı, başlarında tüylü miğferler olan beyaz adamlar (İspanyollar) arasında bir bağ kurmuş olması. Evet, sonlarını hazırlayan İspanyolları bu nedenle tanrılar gibi karşılayıp ağırladıkları anlatılıyor. Gökten gelen ve medeniyetin kurucusu olarak bilinen Quetzalcoatl ile yine gökten geldiğine inanılan ve yılanla sembolize edilen Sümer Tanrısı Enki arasında da bir bağlantı olsa gerek. Başlarındaki yılanla Mısır firavunlarını da unutmamalı.

Dünyanın en büyük piramidi- Cholula

İkinci günümüzde, yaklaşık 2 saat uzaklıktaki Cholula piramidini ziyaret ettik. Üzerinde gösterişli bir kilisenin bulunduğu yeşil mi yeşil tepenin aslında bir piramit olduğunu öğrendiğinizdeki şaşkınlığınız bu mütevazi tepenin dünyanın en büyük piramidini sakladığını öğrenince artıyor. Güneş ve Ay piramitlerinde elde edemediğimiz imkanı burada yakalıyor ve piramidin içine giriyoruz. Gezintimiz, piramidin çevresi boyunca tünellerde bir yürüyüşle sınırlı olsa da heyecan verici. Bu piramidin içinde de kazılar hala devam etmekte. Kazılarda bulunanları ise piramidin hemen yanında sergilendikleri müzede görmeniz mümkün.

Piramit gezilerimizin detaylarını ve rehberimizin aktardığı çok değerli bilgileri maalesef not almadım ve yaklaşık 2 yılın sonunda hafızamda kalanlar buraya aktarabileceğim netlikte değil. Net olarak aklımda kalan, gerek Teotihuacan’da gerekse Cholula’da bulunan nesneler arasında obsidyen taşından yapılmış olanların ağırlıkta olduğu. Obsidyen, volkanik kökenli, cam gibi parlak, siyah renkli, sert bir taş. Siz de kendinize obsidyenden Olmek başı şeklinde bir kolye ucu veya yüzük edinebilirsiniz.

Puebla

Cholula Piramidi’ne kadar geldiyseniz Meksika’nın önemli bir el sanatı olan talavera’nın merkezi Puebla’ya da mutlaka uğrayın. Talavera, aslında bildiğimiz seramik sanatı. Meksika’da sadece Puebla ile özdeşlemiş, sebebi ise bu şehirde bulunan nitelikli kil. Bu arada, Meksika kökenli olarak tanıtmış olsak da bu sanatın İspanyol kökenli olduğunu, İspanya’ya ise İslam kültüründen geçtiğini belirtelim. Kitapları seviyorsanız Puebla’da gezebileceğiniz tarihi bir kütüphane var. Ayrıca, çok çeşitli seramik eşyalar bulabileceğiniz bir çarşısı var. Orijinal talavera rengi aynı İznik çinisi gibi beyaz üzerine mavi olmakla birlikte farklı renklerde güzel hediyelik eşyalarla ayrılabilirsiniz Puebla’dan. Puebla ile ilgili yakın tarihte okuduğum bir haberi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Puebla’da geçtiğimiz yıl, keşfine kadar bir şehir efsanesi olduğuna inanılan ve en az 500 yıllık geçmişe sahip olduğu düşünülen tüneller keşfedilmiş. Kimbilir, belki bir sonraki gelişimizde tünelleri gezme şansı da buluruz.

 

Bizim dört güne sığdırabildiğimiz Meksika yukarıdakilerle sınırlı kaldı. Çok istesek de bir Maya köyünü ziyaret etme, yerel tohumlardan edinme, dünyanın en uzun monolitlerinden birine ev sahipliği yapan ve önemli bir enerji merkezi olduğu düşünülen Bernal’i görme fırsatımız olmadı.

Meksika seyahatimiz öncesinde Meksika’ya ve Meksiko City’e dair doyurucu bir seyahat rehberine veya yazısına denk gelememiştim. Gezdiğim yerlere ilişkin not almak gibi bir adetim olmamasına rağmen tam da bu sebeple dönüş yolunda bu yazının taslağını oluşturacak notları aldım, belki bir gün ortamını bulur, paylaşır, birilerine faydalı olur niyetiyle…

Sevgiyle,

Meksika (Mexico City) Gezi Notları-1

Güney Amerika; Meksikası, Perusu, Urugayı ve hatta Kübası ile eşimle hayatımızın ileriki bir döneminde 3-4 ayımızı ayırarak gezmeyi planladığımız bir coğrafya idi. Bu nedenle Eylül 2015’te beş günlük bir eğitim için Meksika’ya gideceğimi öğrendiğimde çok da sevinemedim. Yoğun olacağını bildiğim eğitim süresince gezme şansım olmayacaktı ve bu kadar yolu gidip de bir şeyler görmeden gelmek istemiyordum. Eğitimin önündeki ve arkasındaki haftasonlarına ilave olarak eşimle birlikte 2 gün de izin alınca (zaten 2 gün yolda geçiyor) gezip görebileceğimiz net 4 günümüz oldu. Gün sayısı az olunca ne yapacağımıza karar vermek de zordu.

Yüksek Bir Binadan Meksiko City

Herkesin mutlaka gitmemiz yönünde hem fikir göründüğü Yucatan Yarımadası ve Karayip kıyılarındaki tatil beldesi Cancun’dan ziyade (Chitzen-Itza piramitlerinde aklımız kalsa da), kısıtlı zamanı verimli kullanmak adına tüm süre boyunca Meksiko City’de kalmayı tercih ettik. Seyahatimizi en iyi şekilde değerlendirebilmek üzere biraz da lükse kaçıp 2 gün süre ile kendimize özel bir tur rehberi tuttuk -iyi ki de öyle yapmışız, eğitim süresince otelden burnumu bile çıkartamadım. Tur rehberimizle yakın mesafedeki piramitleri gezdik, kalan 2 günümüzü de Meksiko City’i neredeyse baştan sonra yürümek suretiyle tanıyarak geçirdik. İhtiyacı olabilecekler için rehberimizin kartını hala sakladığımı not düşeyim.

Bu kısacık geziden bile 6 sayfalık bir yazı çıktığına göre hayalimizdeki 3-4 aylık seyahatten birkaç kitaplık malzeme çıkar sanırım.

Genel Olarak Meksika, Meksiko City ve Meksikalılar:

Geçerli bir Amerika vizeniz varsa Meksika için ayrı bir vizeye ihtiyacınız yok. Meksika Başkonsolosluğu sadece Ankara’da bulunduğu için vize süresi 40-45 gün sürebiliyor ama farklı bir alternatifiniz daha var. Belli bazı havayolları ile uçarsanız, internetten bir form doldurarak çıktısını alacağınız barkodlu bir çıktı ile ülkeye süreli giriş yapabiliyorsunuz.

Havaalanında bulabileceğiniz ön ödemeli taksilerle gayet güvenli bir şekilde ve ne kadar ödeme yapacağınıza dair bir sürpriz yaşamadan otelinize ulaşmanız mümkün. Meksika, genel olarak çok pahalı bir şehir değil ve ilk defa bir yurt dışı seyahatimizde yürüyüşten sonraki ulaşım tercihimiz toplu taşıma değil de taksi oldu. Aslında kaldığımız 8-9 gün boyunca hiç toplu taşıma kullanmadık.

Ülkeye gitmeden önce birkaç ders için bile olsa İspanyolca kursuna gitmenin faydasını görürsünüz, sokaktaki insanlar (taksi şoförleri de dahil) İngilizce bilmiyor. Bununla birlikte çok sıcakkanlı ve misafirperverler. Meksika’da tek yanaktan öpüşerek selamlaşılıyor. İlk tanışmada dahi uzattığınız eli kendilerine çekip sizi tek yanağınızdan öpüverebiliyorlar.

Şehirde yaşayan bir expat topluluğu var ve Meksika’yı çok seviyorlar, tanıştıklarım burada çok mutlu olduklarını ve kaliteli bir yaşam standardı olduğunu özellikle belirttiler.

Meksiko City’de herkesin düşündüğü gibi bir güvenlik problemi yok, bu konuda görüşlerini aldığım Meksikalı arkadaşlarım daha çok ülkenin kuzeyinde, Amerika sınırında kaçakçılık ve bağlantılı çatışma olayları olabildiğini belirtiyorlar. Evet, 20 yıl öncesine kadar bir restoranda çocuklarınızla yemek yerken silahlı adamların içeri dalarak paranızı gasp ettiği, expatların fidye için kaçırıldığı günleri yaşamışlar. Ancak mafya ile devlet bir anlaşma yapmış ve artık bu tarz

Meksika Usulü Protesto

olaylarla karşılaşmıyorsunuz. Ve yine evet, şehirde çok polis var, yer yer barikatlara da rastladık ama bu, Meksika halkının demokratik gösteri hakkını kullanmayı pek sevmesinden kaynaklanıyor sanırım.  Böyle düşünmeme neden olan ise son günümüzde şahit olduğumuz ilginç bir protesto: İç çamaşırlarının üzerine başbakanlarının fotoğrafını asarak canlı müzik eşliğinde dans eden erkekler ve üstü çıplak kadınlar.  Etrafta polisler ve tepelerinde bir helikopter olmakla birlikte en ufak bir müdahale yaşanmayan protestonun bir benzerinin İstanbul’da olduğunu düşünemiyorum bile.

Azteklerin de başkenti olan ve göller bölgesine kurulmuş olan Meksiko City, 2000 metrenin üzerinde rakımda yer alıyor, ilk iki gün baş ağrısından sonra havaya alışıyorsunuz. Havada o kadar nem yok ki, dönüşte İstanbul’da uçaktan indiğimde nefes almakta zorlandım, “ben nasıl bu şehirde yaşıyorum, insanlar boşuna bu kadar agresif değil” diye düşündüm.

İstanbul’un trafiğinin kötü olduğunu düşünüyorsanız bir de Meksiko City’i görün derim. Trafik berbat, kaldırımda giden arabaya bile denk geldik. Buna rağmen insanlar çok sakin, küfreden, el kol hareketi yapan yok. Yine de korna çalmaktan geri kalmıyorlar. Bisiklet de çok yaygın olarak kullanılıyor şehirde, bir çok noktadaki bisiklet durağından kartla bisiklet kiralayıp başka bir durakta bırakabiliyorsunuz.

Meksiko City genel olarak yeşil bir şehir, cadde ve sokaklardaki ağaçların yanısıra bol miktarda koru niteliğinde parkı var. İnsanlar parkları spor yapmak için değerlendiriyorlar, piknik yapan bir tek kişi göremedik.

Sokaklarda kedi yok, gördüğümüz tek kedi topluluğu Eski Parlemento Binası’nda idi. Sokak köpeği çok az. Ama herkes en az bir köpekle geziyor, restoranda, alışverişte, parkta koşarken köpekleri hep yanlarında.

Meksika Sokakta Yeme Kültürü ve Ayakkabı Boyacıları

Şehri en çok ne ile hatırlıyorsun diye sorarsanız, kesinlikle sokakta yemek yiyen insanları ile. Ara sokaklar, ana caddeler, her yer yemek ve egzotik meyve satan araba-tezgahlarla dolu, ayakkabı boyacılarını da unutmamak lazım. İnsanlar günde 3 öğün, sokaklarda, bu tezgahların önünde, genelde de ayakta yemek yiyorlar.

Starbucks şehri kuşatmış durumda, özellikle ana caddelerde neredeyse 100 metrede bir var.

Çok kozmopolit bir şehir, yine de yerli insanları fiziksel olarak ayırt edebilmek mümkün. Farklı etnik kökenden pek çok insanı barındırmakla birlikte insanlar kendilerini Meksikalı olarak tanımlıyorlar. Sanırım bu ortak bilincin oluşmasında çok sevdikleri liderleri, Cumhuriyet’in de kurucusu olan Benito Juarez’in de etkisi olmuş.

Meksika’nın bir blog yazısına sığmayacak ölçüde eski ve renkli bir tarihi var: İspanyol işgali öncesi pre-hispanic dönem, 16. yy İspanyol işgali ve kolonileşme, 19. yy başlarındaki Bağımsızlık Savaşı, sonrasında 55 yılda yönetimin 75 kez el değiştirdiği imparatorluk ve kaos dönemi, diktatörlük, Amerika ile savaş, Texas’ın kaybedilmesi, cumhuriyet, devrim, iç savaşlar…

Pre-hispanic dönemin tarihi M.Ö. 6000’lere dayanıyor. Olmekler, Mayalar, Aztekler ve Toltekler en fazla bilinen pre-hispanic yerli topluluklar. Gezi rehberimiz, Meksika tarihi boyunca tamamı eş zamanlı olmayan 90’ın üzerine topluluk olduğunu belirtti. Bu kadar devasa ve köklü bir kültürün İspanyollarca nasıl bu kadar “başarılı!” bir şekilde dönüştürülmüş olduğunu sorgulamamak mümkün değil -ki bu sorgunun, en azından işgale yönelik kısmı için tarihçilerce de benimsenmiş bir cevabı yazının ikinci bölümünde karşınıza çıkacak.

Meksika Bayrağı

Yeşil, beyaz ve kırmızı renklerdeki Meksika bayrağının ortasında, bir kaktüs üzerinde ağzında yılanla duran kartal figürü yer alıyor. İnanışa göre, Aztekler, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal gördükleri yere bugünkü Meksiko City’i kurmuşlar.

Nüfusun çok büyük bölümü Katolik, inanılmaz sayıda kilise var. Bir Aztek tapınağının üzerine inşa edilen Metropolitana Katedrali (tapınağın kalıntılarını yer yer cam döşenmiş zeminden görmek mümkün), Roma’dakinden sonra dünyanın en büyük ikinci Katolik kilisesi imiş. Şehrin kurulduğu yer eskiden göl olduğu için binalar her yıl bir kaç cm kadar çöküyor. Tarihten çok emin olmamakla birlikte 1990lı yılların sonunda, katedrali dengeye getirmek için yukarıda kalan bölümlerin altı oyulup bir miktar çökertilmiş. Aynı teknik daha sonra Pisa Kulesi’nde de kullanılmış ki Meksikalılar bunu gururla anlatıyorlar. Göl demişken, chinampalardan bahsetmeden geçmek olmaz, Aztekler göllerin ortasında yer alan chinampa adını verdikleri adacıkların üzerinde tarım yapıyorlarmış, bu verimli tarım yöntemi taşkınlara önlem olarak göllerin kurutulmasından sonra günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş durumda.

Meksikalılar, diğer Katolik ülkelerden farklı olarak Hz. Meryem’i Guadalupe olarak anıyorlar ve halk arasında büyük öneme sahip, Hz. İsa’nın önüne geçtiğini bile söyleyebilirim.

İspanyol kültürünün getirdiği bir başka etki ise boğa güreşleri, şehri yürüyerek gezerken karşımıza çıkan boğa güreşi stadını gördüğümde ülkenin kültürü ile bağdaştıramadığımdan olsa gerek önce biraz şaşırdım. Boğa güreşi seyretmek gibi bir niyetiniz var ise hangi aylarda yapıldığını gitmeden öğrenmelisiniz.

Bir seyahat yazısı için çok ilgi çekici olmasa da Meksika’ya ilişkin iki konuya yer vermeden yazıyı bitirmek istemiyorum: mısır ithalatı ve kola tüketimi…

Meksika yerlileri günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce yabani bir bitkinin ıslah edilmesi suretiyle mısırı bulmuşlar. Mısırın ana vatanı olan ve bizim için buğday ne ise insanları için mısırın o olduğu Meksika, bugün yediği mısırı Amerika’dan ithal eder durumda. Burada da http://gridenyesile.com/nasil-basladi-bolum-2-naif-bir-baskaldiri-gocuyoruz/ yazımda çok kısa değindiğim Amerikan politikalarının etkisini üzülerek öğreniyorsunuz. 1994 yılındaki NAFTA katılımı ile başlayan mısır ithalatının ülkeye olumsuz etkileri çok fazla, yerel türlerin kaybolmaya yüz tutmasının yanısıra tarımla uğraşanların sayısında da 2 milyonun üzerinde düşüş yaşanmış. Yine de umut, gri’den yeşil’e dönüş var, geç de olsa Meksika halkı ve yöneticileri uyanmış durumdalar ve Monsanto, Meksika’da genetiği değiştirilmiş mısır yetiştirme konusundaki girişimlerinde halkın tepkisi nedeni ile başarılı olamıyor.

Rehberimizden, üzülerek, dünyanın en büyük kola tüketicisinin Meksika olduğunu öğreniyoruz. Üzüntümüz ise tüketimin yüksekliğinin sebebinden: Meksikalılar kolayı günlük kalori ihtiyacını karşılayabilecekleri ucuz bir kaynak olduğu için bu kadar fazla tüketiyorlar. En büyük ikinci tüketici ülkenin Güney Afrika olması bu durumda sizi şaşırtmayacak sanırım. Ya bu ülkelerde yüksek şeker tüketimine bağlı ölümlerin olması? Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek için bir sebep daha diyerek bu uzunca girişi sonlandırırken klasik bir seyahat yazısının unsurları olan nerede kalınır, ne yenilir, ne içilir, nerelere gidiliri yazının ikinci bölümünde bulacağınızın sözünü veriyorum.

Sevgiyle,

Tai Chi Chuan, Mu Tarımı ve Wu Wei’den AN’a

Fukuoka’nın ‘doğal tarım’ olarak bilinen Mu tarımı ve Tai Chi Chuan; her ikisi de hayatıma aynı dönemde girdi. Doğal Tarım’ın dört prensibi olan toprak sürme, ot temizleme, gübreleme, tarım ilacı olmaması ilkelerini duyduğumda Tai Chi ve Doğal Tarım arasındaki bağlantıyı kurmam, ilki Çin, diğeri Japonya kaynaklı da olsa her ikisinin aynı felsefeye dayandığını anlamam uzun sürmedi. Daha sonraları Fukuoka’nın ‘Doğal Tarımın Yolu’ kitabının arka kapağında Japonya’nın Lao-Tzu’su (Taoizm’in öğretilerini kaleme aldığı düşünülen Çinli filozof) olarak adlandırıldığını okuduğumda şaşırmadım.

Fukuoka- Tarım’dan Ötesi

Tai Chi Chuan, Çin kökenli bir sağlıklı yaşam ve savunma sanatı. Filmlerde, belgesellerde veya gittiyseniz Çin’de, parklarda 7’den 70’e insanların birlikte yumuşak, akıcı hareketlerle egzersiz yaptıklarına tanık olmuşsunuzdur. Ağır bir dans gibi görünen bu egzersiz aslında bir savunma sanatı olan Tai Chi Chuan.

Yin ve Yang

Tai Chi Chuan’ın kelime anlamını kavrayabilmek için öncelikle felsefi temelini aldığı Taoizm’e bakmak gerekiyor. İnsanın doğanın düzeni ile uyumlu yaşamasını öğütleyen Taoizm, evren meydana gelmeden önce her şeyin (hiç birşeyin) bir ‘wu chi’, yani kutupsuzluk hali içinde olduğunu ortaya koyuyor. Hiçbir şeylikten varlığa geçiş hali ise ‘tai chi’; kutupları Yin ve Yang olan ‘yüce kutupluluk’ hali. Yüce kutupluluk halinden doğan Yin ve Yang’ın evrendeki tüm diğer varlıklara hayat verdiği düşünülüyor. Bundan dolayı ki, Tai Chi’nin sembolü Yin ve Yang. Kelime anlamı yumruk olan Chuan ise dövüş sanatlarında bir disiplinin uygulamasını anlatmak için kullanılıyor. Tai Chi Chuan da ‘tai chi’ halinin uygulanması anlamına geliyor. Yin ve Yang’ın dansı, enerjinin kesintisiz ve sürekli akışı ve geri dönüşümü, zıtlıkların birliği, içsel dengenin sağlanması…

‘Wu’ Çince, ‘Mu’ ise Japonca aynı anlamdaki iki kelime. Türkçe’deki olumsuzluk bildiren yapım eki –sız, -siz veya İnglizce’de non, not, without ek/ kelimelerine karşılık geliyorlar. Taoizm’in ilkelerinden olan ‘wu wei’ Çince’de hareketsizlik, hiçbir şey yapmamak anlamına geliyor. İfade ettiği ise aslında tam bir eylemsizlik halinden ziyade, olayları doğanın akışına bırakmak, gerekenden fazla enerji harcamamak. Tai Chi Chuan’daki karşılığı, hareketleri yaparken kas gücü kullanmamak, gevşemiş, esnek ve su gibi akışkan olmak… Mu tarımında ise karşılığını, gıda yetiştirme eylemini doğayla uyum içinde yapmak, gereksiz enerji harcamamak (sürmemek, kompost yapmamak gibi) şeklinde buluyor.

Wu wei’e ulaşmak ve korumak çok da kolay değil aslında. Hele ki, aynı anda onlarca şeyi düşünmek zorunda olan, gerek özel hayatlarımızda yönetmeye çalıştığımız zorluklarla bunalan, gerekse güzel ülkemizin ve hatta dünyamızın gündemindeki olumsuzlukların bombardımanı altında sürekli yay gibi gergin olan bizler, hiçbir şey yapmama haline pek de aşina değiliz. Bizim kültürümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde dingin olan Japon kültüründen birinin, Fukuoka’nın bile hiçbir şey yapmamayı prensip edinmesi için 30 yıllık gözlem gerekmiş. Hiçbir şey yapmama hali, wu wei, özünde AN’da kalabilmek, AN’da kalabilmenin ne olduğunu anlamak yolun yarısından fazlası.

Eski kung fu filmlerindeki klasik sahneyi hepimiz biliriz. Meditasyon halindeki yaşlı usta, yaklaşmakta olan düşmanı sezer, oturduğu yerde ve gözü kapalı iken düşmanın kendisine indireceği darbeyi karşılar, uçan sineği yakalar. Çünkü AN’dadır, AN’da olduğu, AN’da kalabildiği için AN’da olan her şeyin farkındadır.

AN, son üç yıldır o kadar çok karşıma çıkıyor ki… AN’da kal, AN’da kal diye kafama vururcasına adeta… Mesela, AN’a ve kendime ilişkin farkındalığıma büyük katkısı olan ve bir çok arkadaşıma da hediye ettiğim ‘Şimdi’nin Gücü’nün yazarı Eckhart Tolle, “Ancak Şimdi’de var olabilirsiniz, geçmişte ya da yarında değil” diyor. Geç keşfedip çok sevdiğim filozof şair  Halil Cibran, “İçinizde zamana bağlı olmadan varolan öz, yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır; Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır” derken, Siddhartha Gautama’nın hayatını anlattığı ‘Siddartha’da Herman Hesse, “Geçmişte olan, gelecekte olacak olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir” demekte. Bir barış aktivisti olan Zen ustası Thich Nhat Hanh, “Şimdiki zaman, geçmişi ve geleceği içinde barındırır. Dönüşümün sırrı, bu anı nasıl ele aldığımızda yatar” ve “Şu anın haricinde erişecek hiçbir yer yok” diyerek vurguluyor AN’ı.

AN, meşhur ‘Ölü Ozanlar Derneği’nin Türkçe’de ‘an’ı yakala’ olarak karşılığını bulduğu an’ı kapsamakla birlikte daha derin. AN’da olmak; araba kullanırken her gün yanından geçtiğin ağacı görmek, gökyüzünün renginin, bulutların farkında olmak, mevsimlerin farklı kokularını almak. AN’da olmak; karşındakini hakkıyla dinlemek, mesai arkadaşının merhabasında o gün farklı olan tonu duymak. Beş duyumuz da sanki AN’ı hakkıyla algılamak için var ama biz duyularımızı da hakkıyla kullanmıyoruz.

Sürekli AN’da kalmak gibi bir şey mümkün mü bilmesem de, AN’a dair farkındalığımın bana kattıklarının başında daha çok şükür etmek geliyor. Sonra, kendimi daha fazla gözlemliyorum, öğrenilmiş tepkilerimin farkına varıyorum ve aslında bu tepkilerin bana ait olmadığını anlıyorum, farklı bir tepki vermeyi/ tepki vermemeyi seçiyorum. Öğrenilmiş tepkilerimiz, trafikte önümüzdeki hatalı bir sollama yaptığındaki el kol işaretimiz ve çocuğumuz ders çalışmak istemediğinde verdiğimiz vaaz gibi genellikle de öfkeyi tetikleyen davranışlarımız. Öğrenilmiş tepkilerimiz, aslında bizim konfor alanımız, ama artık hepimiz konfor alanının o kadar da konforlu olmayabileceğini biliyoruz sanırım.

Okuyunca çok kolaymış gibi anlattığımı fark ettim ama tabi bir günde gerçekleşmiyor dönüşüm. Yılların ezberi tek seferde bozulmuyor, beyin çoğu kez kolaya kaçmayı, konfor alanının bilindik rahatlığını seçiyor, ama bir kez ezberi bozduğunuzda bir şeyler tetikleniyor, inanın. Kendinizi yakalayıp durdurmaya başlıyorsunuz, önceleri ve hatta sonraları da bazen durdurmak istemediğiniz ve tepkiyi sürdürdüğünüz de oluyor ama farkında oluyorsunuz artık size ait olmayan o tepkinin, o artık terk etmeye başladığınız bir alışkanlık sadece. Böyle durumlarda, bir çocuğu izler gibi anlayışla izliyorum kendimi, bunun bir süreç olduğunu, yolun başında olduğumu bilerek.

Tolle’un çok yerinde deyimi ile “AN’ı onurlandırma”ma, doğal tarımla uğraşma yolunda doğada daha fazla vakit geçirmemin ve çalışılması AN’da olmayı gerektiren Tai Chi Chuan’ın katkısı büyük. Ama en büyük katkı çocuklarımın, en çok AN’da olabildiğim zamanlar onlara sıkıca sarıldıklarım.

Bir günü siz de kendiniz için hiçbir şey yapmama günü ilan edin (biraz daha farklı bir noktadan hareketle doğmuş olsa da ‘hiçbir şey yapmama festivali’ bile var), mümkünse doğada olun ve başlangıç için sadece bir AN da olsa, AN’ın farkında olun ve “AN’ı onurlandırın”.

 

Yazının içinde yer veremediğim ama çok değerli bulduğum bir iki sözü de belki birilerine ilham olur diyerek buraya alıntılıyorum:

“Yaşadığınız her gün içinde, her düşüncenize ve eyleminize dikkat edin. Ancak bu yolla kendinizi keşfedebilir ve uykudan uyanabilirsiniz” Krishnamurti

“… Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” Aziz Augustinus

“Siz gelecek hakkında hayaller kurar ve geçmişteki hatalara üzülürken, aslında sahibi olduğunuz tek şey, şimdiki zaman avuçlarınızdan kayar gider.” Hilaire Belloc

Sevgiyle,

 

Kaynaklar:

http://www.suhaertekin.com/

http://www.internalgardens.com/does-tai-chi-chuan-mean-why-spelled-as-taijiquan

Doğan Kurban; Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi Tao Te Ching’in Yorumsal Çevirisi

Masanobu Fukuoka; Doğal Tarımın Yolu, Felsefesi ve Uygulaması

YABANİ OTLAR- Yabani olan kim aslında?

İçinde bulunduğumuz bahar ayları doğanın nimetlerini en cömert şekilde önümüze serdiği aylar. Bizlerse çoğunlukla bu nimetlerin farkında bile değiliz, hatta üzerine basıp, ot deyip geçiyoruz.

Aslında yabani otlar bahçe işlerine ilk girdiğimizde kabusumuz olmuştu. İki hafta kendilerine arkamızı dönsek, sebzelerimizi aralarından ayırt etmek mümkün olmuyordu. Umutsuzca çapa yaparak geçirdiğimiz bütün bir yaz sonrasında,  geçtiğimiz yıl yükseltilmiş yataklarla çapa mesaimizi epeyce azalttık. Yabani otlarla da (en azından tanımaya başladığımız bölümü ile) kısmi barış ilan ettik. Yine çapa yapsak bile bir bölümünü bırakıyoruz ki tohumlarını saçsınlar, önümüzdeki bahara tekrar bahçemizde misafir olsunlar. Nar Anne’nin deyimi ile onlar “bu toprakların öz evlatları”. Yabani ot deyip geçmemek gerektiğini ise her gün edindiğimiz bilgilerle teyit ediyorlar bize, birbirine çok benzeyen türlü türlü yaprağa bakarken diyorum ki keşke Lokman Hekim gibi anlayabilsem dillerinden, dile gelip bana tanıtsalar kendilerini, ne işe yaradıklarını anlatsalar…

Aslında blog için üzerinde çalıştığım farklı bir-iki yazı vardı ama şimdi tam zamanı diyerek dikkatinizi ve ilginizi yabani otlara çekmek, sizi kendim de çok yeni tanıştığım bir kaçı ile tanış etmek istedim. Kimbilir, bu aralar belki bir ikisine denk gelir, deneyimlersiniz. Şimdiden çiçek açıp tohuma kalktılar bile, acele edin!

 

Turp otu (eşek turpu, kara mancar)

Raphanus Raphanistrum L., Wild Radish İ.

Şanslı Bahçe’nin Tohuma Kalkan Turpotu

Şanslı Bahçe’den Masaya Turpotu

Turpgillerden olan bu bitkinin dallarının kabuğunu soyup yediğinizde çok gevrek, salatalığı andıran bir tadı var. Yaprakları ise hafif haşlanıp üzerine sarımsak, limon ve zeytinyağı ile leziz bir mezeye dönüşüyor. Benim vazgeçemeyeceğim, bahar aylarında yolunu gözleyeceğim bir lezzet oldu.

Biraz araştırınca kalsiyum yönünden çok zengin olan bu bitkinin karaciğer dostu olduğunu, idrar sökücü, mide asidi dengeleyici, balgam söktürücü özelliklerinin olduğunu, romatizma tedavisinde kullanıldığını, sarı çiçeklerinin arılar için önemli bir polen kaynağı olduğunu ve zamanla acılaşan yapraklarının hardal gibi kullanılabildiğini de öğreniyoruz.

 

Ebegümeci (ebemgömeci, paçık, tolik, gömeç, develik, saracak, hubbaz, kabalık, kazan karası, molaşaotu)

Malva Sylvestris L., Common Mallow İ.

Ebegümeci

Çok güzel mor çiçekleri olan bu bitkinin yaprakları ve dalları aynı ıspanak gibi pişirilerek yeniliyor. Ben kavurmasını denedim ama sert oldu, bir süre haşlamak gerek.

Faydalı olduğu alanların başında nefes darlığı, akciğer ve idrar yolları rahatsızlıkları geliyor. Ateş düşürücü ve laksatif etkisi de olan ebegümeci, cilt hastalıklarından tutun, burun kanamasının durdurulmasına kadar pek çok alanda kullanılıyor. Çiğ olarak yenildiğinde veya gargarası yapıldığında kuru öksürük ve boğaz tahrişine bire bir. Zehirlenmelere karşı tohumu toz haline getirilip yedirilerek hastanın kusması sağlanıyor. Bu kadar fazla yöresel isme sahip olmasının sebebi şifa sağladığı alanların fazlalığından olsa gerek.

 

Kazayağı (solucanotu, tenyaotu)

Falcaria vulgaris L.

Kazayağı

Komşumuzda pidenin içinde bol taze soğanla denediğimiz kazayağının yemeği ve turşusunun da yapıldığını öğrendim. Ayrıca, kurutularak yemeklerde baharat olarak da kullanılabiliyormuş.

Görüntüsü maydanozu andıran bu ot, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanısıra cilt, karaciğer, sindirim sistemi gibi pek çok farklı alanda şifa sağlıyor. Bağırsak solucanı düşürücü etkisinden dolayı solucanotu olarak da biliniyormuş.

Şanslı Bahçe’de kazayağına benzetip koca bir poşeti dolduracak kadar topladığımız kazayağının aslında kazayağı olmadığını öğrenmek, henüz otları tanıma konusunda alınacak çok yolumuz olduğunu gösteriyor :).

 

Evelik (Labada, efelik, ilabada, sığır kuyruğu, develik, tirşo, gegeş)

Rumex L.

Labada

Kandıra yöresinde evelik adıyla bilinse de labada daha yaygın olarak kullanılan bir ismi. Kuzu kulağı ile yakın akraba olan bu otun hem etli sarması, hem de ıspanak gibi yemeği yapılıyor. Henüz denemedim ama Şanslı Bahçe’de bolca gördüğümden bu hafta sonu toplanıp denenmek üzere yapılacak işler arasına girdi.

Wikipedia, bu otun kelebek larvaları tarafından pek sevildiğini yazmış. İştahlı tırtıllar için ağaçlarımıza bir alternatif oluşturmasına sevinerek biraz daha sevdik bu yabaniyi.

Şifalarına gelince, kaynatılan kökü kaşıntıları keserken, yeşil tohumları kaynatılıp içildiğinde anne sütünü arttırırmış. Mesane tıkanmasını giderici, idrar söktürücü ve ishal kesici özellikleri de var.

 

Hodan (kaldirik, galdirik, çiçekli mancar, zembil çiçeği, tamara, zirbit)

Borago Officinalis L.

Latince kelime anlamı tedavi edici olan bu güzel çiçekli ot, pek faydalı olsa gerek ki bu adı almış. Adapazarı ve Kandıra yöresinde yumurtalı ve bol soğanlı kavurması yapılıyor, böreklere, pidelere koyuluyor. Yumurtalı kavurmasını denediğimiz Hodan’ın mantarı andıran bir lezzeti var.

Deri hastalıklarına, adet dönemi sancılarına, mide bulantısına etkili olan bu bitkinin sakinleştirici ve balgam söktürücü özellikleri de var. Kendine güveni ve cesareti de arttırdığı söylenen bu otu karaciğer problemi olanların kontrollü tüketmesinde fayda var uyarısını da not düşmek gerek.

 

Sütlük (Eşek Marulu, Kuzu Gevreği, Eşek Gevreği, Yabani Marul, Acı Marul)

Sonchus Oleraceus L.

Herhangi bir kaldırım kenarında görebileceğiniz, ilk bakışta diken sanabileceğiniz, yine bin bir şifa sunan bir ot daha.

Henüz mutfakta denemedim ama tuzlu suda biraz beklettikten sonra salatalarda çiğ olarak veya böreklerde tüketilebiliyormuş.

Özellikle karaciğer rahatsızlıklarına fayda olan sütlük’ün ateş düşürücü, idrar sökücü ve anne sütünü arttırıcı özellikleri bulunuyor.

 

Karahindiba (Radika, çıtlık)

Taraxacum officinale L., Common Dandelion İ.

Karahindiba

Adını öğrenmemiz yakın zamanlarda olsa da karahindiba bizim çocukluğumuzun sarı papatyası. Bakmayın siz kara dendiğine, bu aralar tüm tarlaları sarı çiçekleri ile süsleyendir kendileri. Hani şu çocukken havaya üflediğimiz top şeklindeki bitki de kendisi oluyor, havaya üflediğimiz ise tohumları. Hindiba ve karahindibanın iki ayrı bitki olduğunu belirtmekte fayda var, henüz kendisi ile tanışmadığımız hindiba mavi çiçekli imiş.

Ege Bölgesi’nde daha çok radika adıyla bilinen ve yaprakları ile salataları şenlendiren karahindiba, hafif haşlandıktan sonra kavurması yapılarak da tüketilebiliyor. Çiçeklerinden ise şerbet yapıldığına denk geldim bir paylaşımda.

Yaprakları, çiçekleri ve kökleri ayrı ayrı şifa kaynağı olan karahindibanın faydaları bu yazıya sığmayacak kadar fazla. A ve C vitaminlerinin yanısıra kalsiyum ve potasyum da içeren karahindiba, ishali kesip kanı temizliyor, tansiyonu düşürüyor, hormonları dengeliyor, siğil tedavisinde, karaciğer ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılıyor. Bir yandan da öz suyu ile sivri sinekleri sizden uzak tutuyor. İlk kır gezinizde biraz toplamaya ne dersiniz?

 

Gelincik

Papaver Rhoes/ Papaver Orientale L.

Marulların Arasındaki Gelincik- Narköy

Çocukken en çok sevdiğim çiçek, gelincikti. Bahar geldiğinde bir anda arka bahçeyi kaplayan bu nazlı çiçeğin ömrünün pek kısa olmasına üzülürdüm. Yıllar geçtikçe gelincikler şehirleri terk etmeye başladı, çok daha az görür olduk artık bahçelerimizde.

Yaprakları salatalarda veya kavrularak yumurtalı olarak tüketilebilen gelincik’in çiçek taç yapraklarından gelincik şerbeti yapılıyor. Yapraklarının lezzet olarak özellikle bakliyat yemekleri ile uyumlu olduğu, yeşil mercimek ve bulgurla denenmesi tavsiye ediliyor. Çok ferahlatıcı olan şerbetini ise sadece göz alıcı rengi için bile yapmayı denemelisiniz, hem de yapılışı çok zahmetsiz.

Gelinciğin göğüs hastalıkları için faydalı olan çayı (yaprakları kaynatılıyor) ise uykusuzluğa da bire bir imiş.

 

EVET, liste çok uzun aslında. Hiçbir şey boşuna var değil bu evrende, ayağınızın altındaki her bir ot ve çiçek aslında bir sebeple orada, bir şeylere şifa. Her birimizin varlığının da bir sebebi olduğu gibi. Henüz denemediğim ve yakın zamanda denk gelmediğim için (ve tabi yazıyı daha fazla uzatmamak adına) listeye almadıklarım o kadar fazla ki: melisa, aynı safa, civanperçemi, kantaron, karakafes, sinir otu, çoban çantası, ısırgan…

Yabani otlarla mesaim, bana bakmanın ötesine geçip görmeyi öğretti. Boş vakitlerimde gidip çalıştığım Narköy’de “ot mu yolduruyorlar sana” demişti eşim şakayla karışık. En çok da ot yolarken öğreniyorum aslında. Doğanın koynundaki ot mesailerinde Huriye, Ayşe Abla ve sevgili Nilay’la yaptığımız sohbetlerin kıymetini ve katkısını anlatmama imkan yok. Yine de, bezelyelerimizi çepeçevre saran otları görünce moralim bozulmuyor desem yalan olur.

Sevgiyle,

 

Kaynaklar:

http://kocaelibitkileri.com

https://www.sifalibitkitedavisi.com

http://www.sifalibitkiler.us/

http://www.1organik.com