Çocuklarımıza (ve Kendimize) Verebileceğimiz En Büyük Hediye: Duygusal Yeterlik

4-5 yıldır öncesine kadar kitaplığımdaki bir kitabın okunmuş olduğuna dair tek belirti, kapak sayfasına yazdığım tarih olurdu. Kitaplarımı kıvırmaz, altını çizmez, üzerlerine yazı yazmazdım. Hala kıvırmasam da artık hiçbir kitabı elimde kalem olmaksızın okuyamıyorum. Okuduktan sonra da altını çizdiğim bazı kısımları, kitaba not aldığım bazı çağrışımları, farkındalıklarımı minik bir not defterine aktarıyorum. Bu şekilde hem okuduklarımın en azından bir kısmını uzun süreli belleğime alabiliyorum, hem de geri dönüp birden fazla kez okumak istediğim kitaplar olduğunda kitabın tamamı yerine notları okumam yeterli oluyor. Gabor Mate’nin “Vücudunuz Hayır Diyorsa” kitabını okurken o kadar fazla altını çizdim ki, minik not defterime aktarmaya kalksam başka bir kitaba yer kalmayacaktı, ben de çözümü kitaptan aldığım notları bir blog yazısına dönüştürmekte buldum. Daha yazıyı yazmaya karar verdiğim anda ise yıl içinde farklı zamanlarda okumuş olduğum iki kitap daha düştü aklıma. Bu üç kitabın verdiği mesajların birbirini tamamladığını ve ortaya anlamlı bir sentez çıkabileceğini hissettim.

İkinci kitap Dr. Wayne Jonas’ın “Nasıl İyileşiriz? Şifa Bulmada ve Sağlıklı Kalmada Gizli Güçlerimizin Rolü” kitabı. Her iki kitabın da yazarlarının aile hekimi olması bence bir tesadüf değil. Uzman doktorlardan farklı olarak hastalarını uzun yıllar takip etme şansı, kişisel olarak tanımaları ve gerek bedensel gerek zihinsel pek çok hastalıkla karşılaşmış olmaları onları hastalıklara ve aslında sağlığa bütüncül bir yaklaşım geliştirme, daha doğrusu esasen mevcut olan ama modern tıp tarafından göz ardı edilen bütüncül/ holistik yaklaşımı yeniden keşfetme olanağı tanımış. Bu bağlamda her iki kitap aynı temel üzerine inşa edilmiş olmakla birlikte Dr. Mate hastalıkların ortaya çıkmasında belirleyici olan faktörler üzerinde dururken, Dr. Jonas ise iyileşme sürecinin nasıl gerçekleştiği üzerindeki tespitlerini analiz ederek oluşturduğu iyileşme modelini sunuyor.

Diğer kitap Dr. Jonice Webb ve Dr. Christine Musello’nun “Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi”. Bu kitabın diğer iki kitapla bağlantısını ama özellikle de Dr. Mate’nin kitabındaki mesajları ne kadar iyi tamamladığını yazının akışında paylaşacağım.

Üç kitabın toplam sayfa sayısı bin’i geçiyor, aktarmadan geçemediğim alıntılarla biraz uzun soluklu bir yazı olmuş olabilir 😊. Yazının tamamını okumak istemezseniz, yazının sonunda kitapların özetinin özetini, ana mesajları 5-6 madde halinde bulabilirsiniz.

Neden Hasta Oluruz? Kronik hastalıklara bütün sistemler modeli yaklaşımı

Duygular çoğu zaman göz ardı edilse ve bırakın yakın çevreyi, gittiğiniz doktor dahi rahatsızlığınızın psikolojik olduğunu söyleyip önemsizleştirse bile aslında tıpta zihin-beden etkileşimi kabul ederek duygularla fizyolojinin bütünlüğüne dayanan bir, hatta iki bilim dalı mevcut. Nispeten yeni olan bu alanlar psikonöroimmünoloji ve psikonöroimmüendokrinoloji.

Tıp, genel olarak zihin ve bedeni ayrı tutsa ve hastalıkları büyük ölçüde genetik faktörlerle ilişkilendirmeye eğilimli olsa da Dr. Mate, özellikle otoimmün ve kronik hastalıkların, hastanın yaşam öyküsüyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Hastalık ve sağlığa ilişkin faktörlerde genlerin belirleyici olduğuna dair delillerin fazlasıyla kıt olduğunu ve sadece kodlardan ibaret olan genlerin çevre tarafından “açılıp kapatılabildiğini” ifade ediyor. “Sistemler modeli, hastalığın oluşumunda veya sağlığın yaratılmasında birçok sürecin ve faktörün bir arada çalıştığı görüşünü benimsemektedir. Hiçbir hastalığın tek bir sebebi yoktur. Önemli riskler tespit edildiğinde dahi -bazı otoimmün hastalıklarda biyolojik kalıtım veya akciğer kanserinde sigara gibi- bu riskler tek başına, soyutlanmış bir halde var olmaz (her sigara içen akciğer kanseri olmadığı gibi kanser geçmişinin olduğu ailelerde tüm kardeşler kanseri tecrübe etmezler). Kişilik de tek başına hastalığa yol açmaz.”

Benzer şekilde Dr. Jonas da sağlık hizmetlerinin geleceğini “biyopsikososyal birey”i baz alan “bütün sistemler bilimi”nde görüyor. “Tam olarak iyileşmek için insanın dört boyutu (vücut, davranış, sosyal ve ruhsal) arasındaki bağları güçlendirmesi” gerektiğini kitabı boyunca vurgulayarak oluşturduğu iyileştirme metodolojisini de bu dört bacaklı modele dayandırıyor.  

Kitabında örneklerle duygusal ihmalin şekillerini, sonuçlarını ve ne şekilde onarılabileceğini irdeleyen Dr. Webb de bütün sistemler bilimine gönderme yapıyor. Dr. Webb’e göre insan tasarımının önemli bir parçası duygu hissetmek’tir ve “bu tasarım kısa devre yaptığında, ilk olarak duygusal anlamda ihmalkâr ebeveynler tarafından, daha sonra da çocuğun kendisi tarafından devam ettirildiğinde bu durum bütün sistemi etkiler.”

Belli kişilik özellikleri hastalıklara davetiye çıkarıyor mu? Duygular hastalıklara ne şekilde katkı yapıyor?

Kitabında yer verdiği pek çok hastanın hikayesinde Dr. Mate, daha önce yapılmış bilimsel çalışma ve gözlemlere de referansla hastalarda belli kişilik davranışları saptıyor. Örneğin; ALS hastalarında, yardım istemekten kaçınmaya çalışmak (son derece yetkin davranış sergilemek, dengeleyici aşırı bağımsızlık- sahte bağımsızlık, aşırı çalışmak), olumsuz olarak nitelendirilen duyguların dışlanması (korku, kaygı ve üzüntüyü bastırarak sürekli mutlu görünme çabası) gözlemlenirken kanser hastalarında öne çıkan özellikler şefkatten yoksun yetiştirilmiş olmak, aşırı öfke bastırması, genel olarak duyguları bastırma, duygu ifadesi bakımından zayıf ve kısıtlı bir üretim, çatışmadan kaçınma. Bir başka tespit ise bu hastaların büyük çoğunluğunda yaşam öykülerinde çocuklukta duygusal yoksunluk veya kayıp bulunması.  Dr. Mate, “Kimse bu özellikleri kasıtlı olarak seçmez ve bilinçli bir şekilde geliştirmez” diyor ve ekliyor “karakter dediğimiz şeyin büyük bir kısmı sabit bir özellikler bütünü değil, kişinin çocukluğunda edindiği başa çıkma mekanizmalarıdır sadece.” Kontrolcü olmak örneğini veriyor; kontrolcü olmak doğuştan getirilen bir özellik değildir, temelinde derin bir anksiyete vardır. İyi haber, bu davranış şekillerinin zor da olsa dönüştürülebilmesi. Peki neden bu zarar verici davranış kalıplarını seçiyoruz?

Dr. Mate bu sorunun cevabını çocukluk koşullandırmalarında buluyor ve şu tespiti yapıyor: “Sıkıntılı bir çocukluk geçiren yetişkinlerin başa çıkma kabiliyetleri yetiştirilme tarzlarıyla örselenmiş durumdadır.” Tüm hastalarına yönelttiği şu sorunun cevabına kronik hastalığa sahip tek bir kişi bile olumlu yanıt vermemiş: “Çocukken kendinizi üzgün, berbat veya kızgın hissettiğinizde, etrafınızda konuşabileceğiniz kimse var mıydı, bu kişi sizdeki negatif duyguları harekete geçiren kişi olsa bile?”

Kitaba konu ettiği hastaların her birinde, hastanın bilinçsiz bir şekilde duygusal yeterlik’ten taviz verdiği tespitini yapıyor. Duygusal yeterlik ise “duyguları hissetme, etkili bir şekilde ifade edebilmek yoluyla ihtiyaçları ortaya koyma, mevcut duruma ait psikolojik tepkiler ile geçmişin kalıntılarını temsil eden psikolojik tepkiler arasında ayrım yapabilme becerisi ve başkalarından kabul/ onay elde etmek üzere bastırmak yerine karşılanması gereken gerçek ihtiyaçların fark edilmesi” olarak tanımlanıyor. Bu bölümde gelişim psikolojisine büyük katkıları bulunan, psikolojiye biraz ilginiz varsa adını muhakkak duymuş olduğunuz Bowlby’nin bulgularına da yer veriyor. Bowlby, ebeveynle bağlanma ilişkisinin korunması için çocuğun kendi özüne karşı olacak şekilde öfke gibi olumsuz duyguları dışlaması (savunma amaçlı dışlama), bunun sonucu olarak “yoğun yetersizlik duygusu, zayıf bir benlik kavramı geliştirmesi” ve öfkenin yön değiştirerek “yerinde olmayan bir özeleştiri olarak” kişinin kendisine yöneltilmesine vurgu yapıyor. Kişinin haksız yere ve çoğu zaman bilinçsizce kendisine yönelttiği öfkenin fizyoloyik yansıması vücutta “fiziksel başkaldırı” şeklinde kendini gösteriyor, “kendisine ait olan ile olmayanın (öfke) psikolojik açıdan bilinçsizce karıştırılmasını birebir yansıtan bir bağışıklık karmaşı”na sebep olan bu durumun sonucu olarak vücudun savunma mekanizmaları kendine saldırıyor. ALS, MS, kanser, romatoid artit gibi otoimmün ve kronik hastalıklar vücudun bağışıklık sisteminin kendi sağlıklı hücrelerine saldırması sonucu ortaya çıkarlar. Bu hastalıkları tecrübe eden kişilerin “hepsinde var olan şey, duygusal iletişim konusunda zayıf bir kapasitedir. İnsanların duygularını etkili bir şekilde ifade etmeyi öğrenmesi engellendiğinde, duygusal deneyimler zarar verme potansiyeli taşıyan biyolojik olaylara dönüşür. Sözkonusu öğrenme çocuklukta gelişir veya gelişmesi engellenir.”

Hastalıkları önlemede “en iyi engelleyici ilaç olarak, çocuklarımızda duygusal yeterliği beslememiz gerekir. “Duygusal yeterlik, çevremizle; sorumlu, kendini kurban etmeyen ve kendimize zarar vermeyen bir ilişki kurmamızı ve sürdürmemizi sağlayan bir liyakattir” ve “iyileşmek veya sağlığını korumak isteyen herkesin duygusal realitesini tanıma konusunda kaybettiği beceriyi yeniden edinmesi gerekir”. Bu noktada devreye Dr. Webb giriyor: “duygusal farkındalık çocuğunuza verebileceğiniz en büyük hediyedir.” Dr. Webb, pek çok yetişkinin duygusal olarak ihmal edilmiş olduğunu ancak fiziksel olarak bir istismar yaşamadıkları için: “çocukluklarını mutlu ve endişesiz olarak hatırla”dıklarını ifade ediyor. Aynı noktaya Dr. Mate de insanların kendilerini “tutunmak zorunda hissettikleri bir söylence, mutlu bir çocukluk geçirdikleri masalı” olarak vurgu yapıyor ve hastalıkların kaynağı tek olmamakla birlikte önemli ve belirleyici bir sebebin erken çocukluk döneminde yaşanan duygusal yoksunluk ve “duygusal açıdan tatmin edici olmayan ebeveyn-çocuk ilişkisi” olduğunu ifade ediyor.

Duygularımızı neden bastırıyoruz, (bastırdığımız) duygularımızın farkında mıyız?

Duyguları bastırmanın özellikle kronik hastalıklarda belirleyici bir faktör olduğunu gördük. Bununla birlikte “toplumumuzda duyguya hak ettiği değer tam anlamıyla verilmez. Duygu; çocukça, feminen ya da zayıf bir şey gibi düşünülür.” Oysa; “insanlık açısından duyguyu hissetme yeteneği, düşünme yeteneğinden çok önce gelişmiştir.” Çünkü, “duygu, hayatta kalmak için gereklidir” ve “her duygunun bir amacı vardır”. “Çocuklar ebeveynlerinden, kendi duygularının bir yük, aşırılık veya sadece yanlış olduğuna dair bir mesaj aldıklarında, kendilerini suçlu hissetmeye ve bu duygulara sahip oldukları için utanç duymaya başlayacaklardır. Daha sonra duygularını diğerlerinden saklama, hatta hiçbirine sahip olmama eğilimi göstereceklerdir” (Dr. Webb).

Dr. Webb, kitabında duygusal ihmal içeren 12 ebeveyn davranış biçimini tanımlıyor. Bu davranışların nasıl da kendini suçlamaya, ihtiyaç ve duygularını bastırmaya, öfkeyi kendine yöneltmeye, kaygı bozukluğu, düşük öz değere yol açtığını anlatıyor. Okurken siz de maruz kalmış olabileceğiniz ya da farkında olmadan çocuğunuza uyguladığınız bu davranış biçimlerini tanıyacaksınız.

Hepimiz mutlaka sevildik ve çocuklarımızı çok seviyoruz, gözünüzü de korkutmak istemem ancak sevmek yeterli değil. Hem kendimize hem de çocuğumuza iyi bir ebeveyn olabilmek için fazlası gerekiyor. “İnsanlardaki bağlanma ihtiyaçlarının giderilmesi için fiziksel yakınlık ve temastan fazlası gerekir. Birçok ebeveyn-çocuk ilişkisinde güçlü bir bağlılık ve sevgi varken uyumlanma mevcut olmayabilir. Çocuk sevildiğini hissedebilirse de gerçekte var olduğu haliyle takdir edilmediğini düşünür. Ebeveynlerine sadece kabul edilebilir yüzlerini göstermeyi, ebeveynin reddettiği duygusal tepkileri bastırmayı ve bu tür tepkilere sahip olduklarını kendilerine bile inkâr etmeyi öğrenirler”. Diğer taraftan “fiziksel yakınlığa rağmen duygusal ayrılık fenomeni, yan yana ayrılık olarak adlandırılır. Yan yana ayrılıklarda ebeveyn fiziksel olarak mevcut olmakla birlikte, duygusal açıdan orada değildir. Bu, aşırı stres yüklü toplumumuzda giderek artan baskın ilişki biçimi haline gelmektedir. Çocuk tarafında yan yana ayrılık sırasında yaşanan fizyolojik stres seviyeleri, fiziksel ayrılık sırasında yaşanan seviyelere yaklaşmaktadır…. Ebeveyn stres altındaysa, çözülmemiş bir endişe taşıyorsa veya karşılanmayan duygusal ihtiyaçlarla yanıp tutuşuyorsa, ebeveynin niyeti her ne olursa olsun, çocuğun da kendisini yan yanayken terk durumunda bulması muhtemeldir” (Dr. Mate).

Suçlu Kim?

Dr. Mate bu noktada yine Bowlby’den alıntı yapıyor: “Bunun (ebeveynin kendisinin de incinmiş olduğunun ve bunun nesiller boyu geriye uzandığının ve suçlayacak kimse olmadığının) kabulü ile, ebeveyni kötü adam olarak gören her türlü düşünce hemencecik silinip gider. …Suçlamayı bırakmak bizi gereğince sorumluluk alma yönünde özgür kılar” bu da iyileşmeye giden yoldur.

Ayrıca, suçluluk duygusu sizi aksiyon almanızı da engelleyecek bir döngüye sokar. Farkındalık ve niyet iyileşmeye giden yolun büyük kısmını oluşturur. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, olamayız da, ancak hem kendimiz hem çocuklarımız için mevcuttan daha iyisini yapabiliriz.

“Nasıl İyileşiriz?”

“Enfeksiyonları başarıyla durduran, akut hastalıklara yakalandığımızda hayatımızı kurtaran bilim, kronik hastalıklar karşısında pek başarılı olamıyor. Yalnızca başarılı olamamakla kalmıyor, hastalıkları kısmen tedavi ederek ve ayrıca üstesinden gelmemiz gereken yan etkiler üreterek bizi yanlış yönlendirip zarar da verebiliyor” (Dr. Jonas). İlaveten, hasta sadece tedaviyi/ ilacı alan konumunda bırakılıp kendi iyileşmesinin sorumluluğunu almasının önüne geçilmiş oluyor. Diğer taraftan, kitapta bolca yer verilen plasebo araştırmalarının sonuçları da ilaçların etkilerini sorgulatıyor. İyileşmeyi ilaçlardan farklı bir faktörün sağladığından şüphelenen Dr. Jonas, hasta yaşam öykülerinin peşinde Hindistan’a ve Çin’e gidiyor. Vardığı sonucu kendi kelimeleriyle tek bir cümlede özetlemek mümkün: “İyileştirme, daha ince ve bireysel bir süreçti. Vücut için sağlık hizmeti almaktan ziyade kişinin daha derindeki özüne ilgi göstermekle ilgiliydi”.

Yani; iyileşmek için içimize, özümüze dönmemiz gerekiyor. Yine yazarların sözleri ve tespitleri ile devam edeceğim.

Dr. Mate, iyileşmeye giden içsel yolu bu kelimelerle anlatıyor: “Harici olarak uygulanan tedaviler ne olursa olsun, iyileştirici güç içimizde. İç ortamımızın değişmesi gerekiyor. … Bütünlük, tamlık ve sağlık potansiyeli hepimizin içinde mevcut, tıpkı hastalık ve uyumsuzluk potansiyelinin hepimizde var olduğu gibi. Hastalık bir uyumsuzluktur, daha doğrusu iç uyumsuzluğun bir ifadesidir. Hastalığı yabancı ve dışarıdan gelen bir şey olarak görürsek, neticede kendimize karşı başlattığımız bir savaşın ortasında kalabiliriz”. Dr. Mate, pozitif düşüncenin de nasıl yanlış anlaşılıp zarar verebileceğini ekliyor: “zorlayıcı iyimserlik, kaygılarımızla yüzleşmemek üzere bastırıp boğma yollarından birini oluşturuyor”, bu nedenle “iyileşmek için negatif düşünme kuvvetini toparlamak da önemli. Bu, çalışmayan, işlemeyen şeyin ne olduğunu ele alıp inceleme iradesidir. Denge nerede bozulmuş, neyi görmezden gelmişim, bedenim neye hayır diyor. Hatta işin aslı şu ki, bu sorularla yüzleşmemek tek başına bir stres kaynağıdır.”

Dr. Jonas da günlük tutmaya başlayarak içine dönen, duygularını ve kendini tanıyarak iyileşme sürecine giren bir hastasının hikayesini aktarıyor: “Bill, zorlayıcı travmaları açığa çıkarma ve birilerine anlatma ya da yazma eylemlerinin en etkili kendini iyileştirme davranışlarından biri olduğunu pek bilmiyordu. …Bill’in iyileşme süreci, asla girişmediği psikoterapiyle değil, hayatta en değer verdiği şeyleri, durumunu kötüleştirenleri ve iyileştirenleri gözlemlemesiyle birlikte başlamıştı.”

Benzer şekilde Dr. Webb de paylaştığı bir hasta hikayesinde iyileşmenin ne şekilde gerçekleştiğini aktarmış: “dikkati yavaşça kendi içine döndü, içsel deneyimlerine odaklandı ve duygularını isimlendirdi”.

Sonuç (henüz Özet’e ulaşmadınız 😊)

Tesadüf olmasa gerek, hem Dr. Mate hem de Dr. Jonas, kitaplarında iyileşmek kelimesinin İngilizce dilindeki kökenine yer vermişler: İyileşme (healing) sözcüğü, aynı zamanda bütün (whole) ve kutsal (holly) sözcüklerinin Eski İngilizce’deki kökünden (haelan) gelmektedir.

Yüzleşmesi ve kabul etmesi ne kadar zor ve acı verici olsa da bizi yaralayan şeyler bizim bir parçamız ve onları reddederek iyileşmemiz, “bütün” olmamız olası değil. Ne geçirilen kötü çocukluk için ebeveynleri suçlamak, ne de diğer uçta mutlu bir çocukluk geçirmiş olduğu yönünde kendini kandırmak. Gerçekle, mümkün olduğunca, olduğu haliyle yüzleşmeden iyileşmek mümkün değil.

Üç kitap da okuyucuyu boğmayacak bir dille yazılmış, bilimsel araştırmalara yer vermekle birlikte kullanılan dil bilimsel değil ve kolay okunuyor. Yine kitapların hepsi pek çok hasta yaşam öyküsü temelinde, somut örneklerle hazırlanmış. Bu da aktarılmak istenen mesajların kavranmasını ve yeri geldiğinde kendi yaşam öykülerinizdeki paralelliklerle bağlantı kurabilmenizi sağlıyor. Üç kitaptan sadece birini okuyacak olsanız bunun “Boşluk Hissi” olmasını tavsiye ederim. Dr. Webb, kitabın ilk bölümünde farkında bile olmayabileceğiniz duygusal ihmal durumlarını somut örneklerle ete kemiğe büründürüyor, farkındalığınızı artırıyor. İkinci bölümde ise duyguları tanımlamak konusunda kendimizi eğitmemize yardımcı olacak, duygusal farkındalığımızı geliştirecek yöntemler ve araçlar sunuyor. Kitabın sonunda da yine güzel bir araç var: 8 sayfalık duygu kelimeleri listesi. Kendinize ve çok sevdiğiniz yavrularınıza bir iyilik yapmaya, bu kitabı okumaya var mısınız?

Kaynak: Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi
Kaynak: Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi

Son olarak, bu kitapları okurken paylaşımlarını uzun yıllardır sosyal medyada takip ettiğim Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi’nin duygu farkındalığı üzerine yaptığı çalışmaların, eğitimlerin ne kadar yerinde olduğunu fark ettim. Kitap tavsiyelerine ek olarak kendilerini takip etmenizi de önerebilirim.

Sevgiyle,

Özet

  • Kronik hastalıkların tedavisinde sadece hastalığa odaklanarak kişinin yaşam öyküsünü tedavinin dışında tutan modern tıp yetersiz kalıyor. İyileşmenin sağlanması ve esenlik halinin korunması, tedavi sürecini her bir kişi özelinde bireysel olarak ele alan ve sadece fizyolojik belirtileri değil, bu belirtilerin kaynağındaki psikolojik ve sosyolojik süreçleri de göz önünde bulunduran bütün sistemler yaklaşımı ile mümkün.
  • Kronik hastalıkları olan kişilerde belirli kişilik özellikleri (daha ziyade çocuklukta edinilen savunmaya yönelik davranış kalıpları) gözleniyor.
  • Bu davranış kalıplarındaki ortak payda duygu yeterliğinden yoksunluk, duyguların bastırılması ve tanınmaması.
  • Bu davranış kalıpları erken çocukluk döneminde, tatmin edici olmayan ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve ebeveyn tarafından duygusal ihmalin bir sonucu olarak ediniliyor.
  • Suçlayacak kimse yok: ne kendimiz, ne de kendileri de ihmale uğramış olan ebeveynlerimiz.
  • Yapılması gereken öncelikle duruma dair farkındalık, durumun kabulü ve iyileşme sorumluluğunu üstlenmek. Bu şekilde zinciri kırarak “esenlik sahibi” ve “bütün” nesiller yetişmesini sağlayabiliriz. Önceki yazılarımdan birinde de (http://gridenyesile.com/romantik-kuantum/) anlattığım gibi biz değişirsek dünya da değişir.
  • İyileşmenin de önlemenin de yolu duyguları tanımaktan ve yaşamaktan geçiyor. Duygu okur yazarlığı seferberliği başlatmalıyız.
  • Belki zor ama imkânsız değil, bunu kendimize, çocuklarımıza, onların çocuklarına borçluyuz.

Film Önerisi:

Ters Yüz- Inside Out

Kaynakça (yazıda yer veremediğim alıntılarla):

Gabor Maté- “Vücudunuz Hayır Diyorsa, Duygusal Stresin Bedelleri”

“Suçluluk ile kırgınlık arasında bir seçim yapmanız gerektiğinde, her defasında suçluluğu seçin. Kırgınlık ruhun intiharıdır.”

“Herkesin içinde bir yaratma dürtüsü vardır. … Buradaki temel mesele, o dürtünün hakkını vermektedir. Bunu yaparak kendimizi ve başkalarını iyileştirir; yapmayarak da bedenlerimizi ve ruhlarımızı köreltiriz.”

“Bastırılmış öfke, bozuk bağışıklığa yol açar.”

Dr. Wayne Jonas- “Nasıl İyileşiriz? Şifa Bulmada ve Sağlıklı Kalmada Gizli Güçlerimizin Rolü”

“Bize acı çektiren yaranın kendisi, iyileşme sürecini başlatır. O yarayı kabul edip onunla ilgilenmek, bütün olmaya giden yolu aşar. Bu kişinin kendine ve yaşamına oldukları halleriyle eksiksiz değer vermesidir”.

Dr. Jonice Webb ve Dr. Christine Musello- “Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi”

“Duyguların kendileri iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, ahlaklı ya da ahlaksız değildir. Her insan öyle ya da böyle bir zamanda öfke, kıskançlık, nefret, yıkıcılık ve üstünlük duygularını hisseder. … Bu duyguların kendisi kötü değildir ve bizi kötü bir insan yapmaz. Önemli olan bu duygularla ne yapacağınızdır. Kendinizi hissettiklerinizden dolayı yargılamayın. Kendinizi eylemlerinizden dolayı yargılayın.”

“Hayatın yakıtı duygudur. Çocuklukta tamamlanmadıysak, yetişkin olarak kendimizi tamamlamak zorundayız yoksa kendimizi bir boşluk hissiyle dolmuş halde buluruz.”

“Duyguları tanımlamak ve kelimelere dökmek gerçek bir yetenektir, üzerinde çalışılması gerekir.”

Çocuklarımıza (ve Kendimize) Verebileceğimiz En Büyük Hediye: Duygusal Yeterlik” hakkında 1 yorum

  1. Nurdeniz

    Çok güzel özetlemişsin,çözümsüz sandığımız sorunlarimiza kendimizde yanıt bulmak gerekiyor. Egzersiz ve kitap tavsiyelerini de not aldım, kalemine sağlık…

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.