Nasıl Başladı? Bölüm 2- Naif Bir Başkaldırı ve Göçüyoruz

Tohum ve Başkaldırı

Aldığımız bir parça toprakla rutin hayatımıza hareket gelmiş, yepyeni ve uçsuz bucaksız bir dünyanın kapıları aralanmıştı. Her hafta sonu Kandıra’daydık artık. Narköy ailesinin çizdiği yolda toprağın sürülmesi, rehabilitasyonu, sınırdaki bir meşe dışında çıplak olan tarlanın ağaçlandırılması, evimizin planlanması, kime yaptırılacağı gibi konular için her hafta sonu soluğu Kandıra’da alır olmuştuk. Bu arada ne bulursam okuyordum. Okudukça da ilgim, merakım ve hayretim artıyordu, tohum ve üretime dair konular derya deniz bir alandı ama sadece tohumun nasıl ekildiği, sulandığı, zararlı mücadelesi değildi hayretimi arttıran. Ne kadar da bilmiyordum hiçbir şeyi! Gıda kadar temel ve bir o kadar da önemli bir konu, çocukların ‘organik beslenmesi’ kaygılarım dışında ne kadar sıradan ve önemsiz kalmıştı yıllar boyunca benim için. Şimdi öyle bir noktadayım ki, gıda konusunun başka kimseye bırakılamayacak kadar önemli olduğunu fark ediyorum, herkes kesinlikle kendi gıdasını yetiştirmeli. Bunun için büyük bir tarlaya da ihtiyaç yok aslında, ufacık bir balkonda bile yapılabilecek o kadar çok şey var ki istedikten sonra. Bize dayatılan sisteme ve hatta ülkemiz üzerine oynanan oyunlara karşı yapılabilecek en naif ve basit başkaldırı da bu aslında, kendi gıdanı yetiştirirken ve daha az tüketirken (kimin gerçekten 11. çift siyah ayakkabıya ihtiyacı var ki?) aslında özgürleşiyoruz.

Abarttığımı düşünebilirsiniz ama öğrendim ki, tohum ve gıda, içinde yaşadığımız çağın silahları ve bombaları. Silahla kazanılamayacak savaşların yerini yıllardır tarıma yönelik stratejiler almış durumda. ABD’nin temel uluslararası ilişkiler stratejisi, ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’in “Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!” sözü üzerine kurulu. Bu doğrultuda Marshall yardımları ile başlayan ülkemizin tarım politikalarına müdahale, günümüzde öyle bir noktaya gelmiş ki, ilkokul yıllarında tarım ülkesi olarak öğrendiğimiz yurdumuz, hayvanına yedireceği samanı dahi ithal eder duruma düşürülmüş. Düşünün buğday ambarı Türkiye, buğday ithal ediyor! Tohumculuk Yasası ile 2006 yılında patenti alınmamış atalık/yerli tohum satışının yasaklandığını kaçımız biliyoruz? Takas şenlikleri ile bu tohumların devamlılığı sağlanmaya çalışılıyor, ancak yeni bir takım düzenlemelerle bunun da önüne geçilmesi hedefleniyor, çiftçi bu tohumlarla üretim yaparsa teşviklerden faydalanamayacak. Hibrit tohumlara mahkum edilen çiftçi, bu kısır tohumlar nedeniyle her yıl yeniden parayla tohum almak zorunda bırakılıyor, üstüne üstlük hastalıklara atalık tohumlar kadar dirençli olmayan bu tohumların peşinden tarım ilaçlarına mahkum oluyor. Etkileri tahmin edebileceğimizin çok ötesinde: toprak ve su kirliliği, toplu arı ölümleri, kanser, alzheimer gibi hastalıklar, onlarca yerli türün kaybolması, monokültürün iklim üzerindeki değişiklikleri… Tohum ve ilaç sektörleri esasında hiç de bildiğimiz gibi değil, tohumu ve ilacını sağlayan şirketlerin 2. Dünya Savaşı’nın silah şirketleri olduğunu söylersem… Bayer ve Monsanto birleşmesine bir de bu çerçeveden bakmak ister misiniz? Konu çok derin, vakit ayırıp yeşil devrim, Norveç tohum deposu, Marshall yardımı, Monsanto başlıkları ile biraz araştırma yaparsanız, “zeytinyağlı yiyemem aman” türküsünün hikayesini okursanız, komplo teorilerine daha farklı bir gözle bakmaya başlayabilirsiniz.

Evet, gridenyesile’nin gri’si sadece İstanbul’un betonu değil, yukarıda çok kısa özetlediğim tablonun da siyaha çalan grisi. Yeşile giden tarafta tohum var, umut var, tohum aslında umut, tohum aslında başkaldırı…

Okuduklarım ve öğrendiklerimle ben de değişiyordum, değişiyorum. Belki de doğada daha fazla vakit geçirmek, doğanın ispatlanmış sağaltıcı etkisi, düşünmemi, sorgulamamı sağladı. İçinde yaşadığımız sistem, bize düşünmek için fazla vakit bırakmıyor. O kadar fazla şeyle meşgul ki zihnimiz; kendimiz ve gerçekten ne istediğimizden başka her şeyle…Otomatiğe bağlamış bir şekilde günün problemleri, tutturulması gereken hedefler, hazırlanacak raporlar, toplantıda yaşanan bir gerilim, akşam yenecek yemek, çocukların okul toplantıları, gidilecek doğum günü etkinlikleri… Yıllardır aslında hiç düşünmediğimi, sorgulamadığımı fark ettim. Evet, sık sık şikayet ediyorduk, yaptığımız işten, İstanbul’un trafiğinden ama alternatifin olabileceğine dair vakit ayırıp da kafa yormuyorduk. Kelimenin tam anlamıyla yuvarlanıp gidiyorduk. Bazı günler, trafikte araba kullanmak yerine, metro ve metrobüste kitap okumak daha anlamlı geldiğinden arabayı almıyordum. İnsanlar… Herkes ne kadar mutsuzdu. İstemsizce hareket eden tek bir organizma gibi göründü gözüme metrodan çıkıp benzer adımlarla ve ifadesiz, mutsuz metrobüse yürüyen insanlar. Prangasız mahkumlar, gönüllü köleler. Hiç üretmeden sürekli tüketmek. Daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmak. Bu sisteme, döngüye mahkum muyduk? İstanbul’da yaşamak zorunda mıydık?

Bir yola girdiğinizde, eğer bu yol sizin için doğru olan ise evren de sizi bu konuda destekliyor, tabiri caiz ise bu yola doğru itiyor. İşyerinde yaşadığım birtakım gelişmeler sonucu, bankacılıkta daha fazla devam edemeyeceğime karar verdim ve istifa ettim. Yazdığım kadar kolay olmadı tabi bu kararı almak, 16 yılımı verdiğim ve iyi para kazandığım bir işi bırakmak, İstanbul’u bırakmak.

İstanbul… Bir gün batımında Boğaziçi Köprüsü’nden arabayla geçerken içime dolup taşınca camı açıp “çok güzelsin İstanbuuull!” diye bağırdığım, Kadıköy’üne, Ortaköy’üne, Bebek’ine, Adaları’na, Modası’na,  Fenerbahçe Parkı’na, Caddebostan Sahili’ne, erguvanına, mimozasına, vapuruna, martısına, simidine, Ayasofyası’na, Yerebatan’ına aşık olduğum, başka şehirde yaşayamam ben dediğim ve 38 senelik yaşamımda iki haftadan uzun süre ayrı kalmadığım… Sadece benim değil, eşimin de doğup büyüdüğü, en güzel okullarında okuduğumuz, aşık olup evlendiğimiz, çocuklarımızı dünyaya getirdiğimiz… Bu yazıyı yazarken fark ediyorum ki bu kadar aşkla yaşadığımız İstanbul’dan yarım günlük tatilleri bile fırsat bilip uzaklaşmaya çalışmışız hep son yıllarda. Aslında İstanbul’a olan aşkımız bitmiş değil. Sadece İstanbul çok hasta, ağır hasta. İstanbul’u teslim alan betonun grisi, İstanbul’da yaşayan insanları da hem ruhen hem fiziken soldurdu, teslim aldı.  Çocuklarımızın ve kendimizin iyiliği için bu hasta şehirden uzaklaşmamız gerektiğini fark ettik. Kentsel dönüşüm ucubesine, İstanbul’un gittikçe çirkinleşmesine, grileşmesine daha fazla şahitlik etmek istemedik.

Güzel İstanbul

Hepten kentten köye göçüş olmadı bizimkisi, şimdilik. Eğitim sistemine tam olarak inanmasak da, okul konusunda radikal bir karar alamadık. Kandıra’ya yaklaşarak Kartepe’ye taşındık. Eşim Tuzla’daki işine devam ediyor, çocuklar da burada yine özel bir okula devam ediyorlar. Bense, okuyorum, fırsat buldukça Narköy’de gönüllülerle birlikte çalışarak öğreniyorum, Tai Chi yapıyorum, tohumlarımı, umutlarımızı yeşertiyorum. Evren, karşıma bizden çok daha cesur ve radikal kararlar almış insanları, hikayeleri çıkartıyor. Keşke diyorum keşke, daha fazla olsalar, daha fazla olsak. Evet, herkes için farklı bir yol var, yeter ki kendimizi dinleyelim, kendimizi tanımaya, gerçekten kim olduğumuza, ne istediğimize biraz kafa yoralım. Kendinize ve hayatınıza bu özeni gösterip zaman ayırdığınızda minik bir tohum ekiyorsunuz, ona iyi bakın ve emin olun ki sizin için de farklı bir yol var. O yol illa ki, işinizi bırakıp farklı yerlere göçmek olmayabilir,  hayatınızda yapacağınız ufak değişiklikler bile büyük farklar yaratacaktır. Yüz yıllardır bir çok farklı şekilde söylene geldiği ve yakın zamanda kuantum fiziğince de ispatlandığı üzere, siz değişince gerçekten dünyanız da değişiyor.

Sevgiyle,

Blog Açmaya Nasıl Karar Verdim?

Öncelikle itiraf etmeliyim ki kendi fikrim değildi. Hatta yakın çevremden birinin fikri bile değildi. Eşim iş yerinde arkadaşları ile öğrenme yolumda karşıma çıkanları paylaştıkça “Neden bir blog açıp bunları paylaşmıyor ki?” demişler.

Şanslı Bahçe’den

Şanslı Bahçe’nin Sakini

Başlangıçta fikre ve arada eşimin dürtmelerine direndim, sonuçta Facebook’ta “Şanslı Bahçe” sayfamız vardı ve toprakla, doğal tarımla ilgili öğrendiklerimi bu platformda zaten paylaşıyordum. Yeterli değildi eşime göre, Şanslı Bahçe sadece bir bölümü idi paylaşabileceklerimin. Yine de emin değildim, blog nasıl kurulurdu, sürekli güncel tutulmak, beslenmek isterdi. Sonra Facebook’ta kısa paylaşımlar yapmak bir şey, blogda yayınlayabileceğim yazılar yazmak bambaşka bir şeydi. Konuyu kendimce bu şekilde kapatmışken karşıma “Blog Nasıl Açılır: Adım Adım Blog Açmak” başlıklı bir yazı çıktı. Evrenden işaret var diyerek yazının linkini kopyalayıp bir kenara koydum. Araba kullanırken, yatarken aklımdan yazabileceğim konu başlıklarının geçmeye başladığını fark ettiğimde blog açma fikrine ısınmaya başladığımı anladım. Bir yandan da bir yıl kadar önce, 16 yıllık kurumsal bankacılık kariyerini bırakarak farklı bir hayat yaşamaya karar verdiğimde oturup yazdığım misyonlarıma da hizmet edecekti bu blog. Evet, yeni hayatım için oturup bir vizyon ve misyonlar yazdım. Bir insanın aklından geçen düşünce sayısının dakikada 48, bir günde ise 50.000 ila 70.000 arasında olduğunu düşünecek olursak boşlukta savrulan bu düşünceleri toparlamanın en iyi yolu not almak. Önemli bir karar söz konusu olduğunda da yapılmasını gerekenin yazmak olduğunu söylerim hep. Düşünürken çoğu zaman çıkmaza gireriz çünkü, alternatifler hakkında aklımızdan geçen olumlu ve olumsuz noktalar birbirine karışır, tam bir karara vardık derken gelgitler yaşarız. Halbuki önümüze bir kağıt alıp dörde bölsek, iki alternatifin artıları ve eksilerini yazıp bizdeki önem derecesine göre ağırlıklandırıp notlasak bu gelgitlere takılmadan çok daha sağlıklı ve hızlı karar alabiliriz. Özellikle iş değiştirmek, çocuklar için okul seçimi, taşınma gibi önemli kararlar için denemenizi öneririm. Çok matematiksel ve analitik görünmekle birlikte notlama yaparken kriterlere verdiğiniz ağırlıkla duygularınızı da işin içine katmış oluyorsunuz aslında.

Blog açma kararını vermek bu kadar da zorlu olmadı tabi. Muhtemel konu başlıklarını alt alta yazdıktan sonra kolları sıvayıp kopyaladığım linke tıkladım. Yazılım, web, tasarım altyapısı olmayan biri olarak başta gözüm korkmadı desem yalan olur, yabancısı olduğum bir sürü terimin yanısıra her birini detaylı olarak anlatan bir sürü link… Bir çok kişi için belki detay olabilecek onlarca alt başlık, benim gibi titiz ve özenli bir karakter için (Başak burcu olduğumu söylemiş miydim?) ise bir nevi zorunluluk, okunmalı. Bütün bir öğleden sonrayı ayırıp SEO, organik trafik, sayfanın hızını artırma, en iyi tema nasıl seçilir gibi onlarca linki gözden geçirdikten sonra hazırdım. Hazırdım, ilk birkaç yazının taslakları bile neredeyse hazırdı ama blog’un adı ne olacaktı? Birkaç haftayı da isim aramakla geçirdikten sonra “Griden Yeşile” çıktı ortaya. Gri; kaçtığımız İstanbul’un betonu, karamsar düşüncelerimiz, yarınlara umutsuz bakışımız… Yeşil; pencereden seyre daldığımız ağaç, özlemini duyduğumuz doğa, bugünlerde en çok ihtiyacımız olan umut… 28 Mart 2017’de bir yeni ay’da doğdu gridenyesile.com, yeni umutlar için, yeni başlangıçlara vesile olur belki diyerek…

Sevgiyle,

Nasıl Başladı? Bölüm 1 – Toprak Sahibi Oluyoruz

Her şey, her çocuklu beyaz yakalı plaza çalışanı şehirlinin yaptığı gibi bir güncüklük tatilimizi nereye gidelim de en iyi şekilde değerlendirelim arayışı ile başladı. Gidilecek yer öyle olmalıydı ki, mümkünse İstanbul sınırları içinde olmalı ama size İstanbul’da değilmişsiniz hissi vermeli… Araba ile en fazla 1-2 saatte ulaşılabilecek kadar yakın, İstanbul’un trafiğini, stresini, kalabalığını geride bırakabileceğiniz kadar uzak olmalı… Derken, bir süredir  Facebook paylaşımlarında fotoğraflarını gördüğümüz Narköy geldi aklımıza. Hem doğal bir kahvaltı yaparız, hem de çocuklar inekleri, tavukları, keçileriyle çiftlik yaşamını görürler diyerek bir 1 Mayıs sabahı yola çıktık. İzmit-Kandıra gişelerden itibaren manzaramız değişmeye ve gri, baharın da etkisi ile yerini onlarca tondaki yeşile bırakmaya başladı. Kocaeli’nin bu ilçesinin nasıl bu kadar yeşil kaldığına hayret ederek ve manzaranın tadını çıkararak Narköy’e ulaştık.

Narköy

Narköy

Narköy, Kerpe sahiline yürüme mesafesinde bir çiftlik. Sadece çiftlik demek çok yetersiz bir tanımlama olur Narköy için. Narköy, bir eğitim ve öğrenim merkezi. Narköy, bir eko otel. Narköy, dünyanın dört bir yanından gelen gönüllülerin çiftlik işlerini öğrenmek için çalıştıkları TaTuTa ağı üyesi. Narköy, sayısı her gün artan, 1000’in üzerinde çeşidi içeren atalık tohum bankası ile geçmişten geleceğe bir köprü. Narköy, Nar Anne’nin düşü. Tek başına ayrı bir yazının konusu olacak zenginlikleri barındıran Narköy, bizim için ise “bir kahvaltı için geldik, hayatımız değişti”dediğimiz…

Sıcacık bir karşılama ve lezzetli bir kahvaltı sonrasında verilen yağmur çizmelerini ayaklarımıza geçirip çiftlik turuna katıldık. Bir yandan kümesi, ahırları, ekim alanlarını, seraları, ormandaki dersliği gezerken bir yandan da öğreniyorduk, permakültürü, kompostu ilk defa duyuyor, ayrık otunun kompostu hızlandırdığını ilgiyle dinliyorduk. Akşam Zorlu Center’da gidilecek bir müzikal vardı  ve orman yürüyüşü sonrasında, kalbimizi de aklımızı da Nar’da, Kandıra’da bırakarak geri dönüşe geçtik. Sonra nasıl gelişti, kimin fikriydi hatırlamıyorum. Aslında tohumlar belki çok önce atılmıştı, sadece yeşermek için doğru şartları, zamanı ve mekanı bekliyordu.

Ne zamandır, hafta sonlarını geçireceğimiz İstanbul’a yakın bahçeli bir ev arayışımız vardı. Tuzla, Şile, Maşukiye ve Bayramoğlu’nda birkaç ev bakmış ama tam içimize sindirememiştik. Site içindeki müstakil evler birbirine çok yakın, bahçeleri çok küçüktü. Son iki yıldır evin haftalık gıda alışverişini (nişastasına kadar) yaptığımız Ege Bölgesi’ndeki bir çiftlikle güven kaybı nedeniyle birkaç ay önce ilişkimizi kesmiştik. Bu yüzden, toplam gıda tüketimimizdeki payı küçük de olacak olsa evin bahçesinde ufak bir bostan için uygun alan, birkaç meyve ağacımız olsun istiyorduk. Kandıra, bu arayışımıza çare olabilir miydi? Evet, İstanbul’a iki saat uzaklıktaydı, sanayi bölgesine uzak bir tarım merkezi idi. Üstüne üstlük bir de bonus olarak girilebilecek denizi vardı: Kerpe,

Kerpe

Karadeniz kıyısı olmasına rağmen çocuklar için çok uygun, temiz, korunaklı ve sığ bir koya sahipti. Tek sorun, bırakın ufak bostanı, balkonda çiçek yetiştirmemişken bir tarla ile nasıl başa çıkacaktık? Kahvaltıdan sadece birkaç hafta sonra soluğu tekrar Narköy’de aldık, acaba elimizden tutup bize yol gösterirler miydi? İlk olmadığımızı öğrenip sevgili Nar Anne ve Mümtaz Dayı’nın destekleri ve motive edici sözlerinin de verdiği motivasyonla iki haftanın sonunda beş dönümlük toprağımızı almıştık. En kötü beceremezdik ama arsa her zaman iyi bir yatırımdı, durduğu yerde değerlenir, bir kaybımız olmazdı. Nereden bilebilirdik, haftasonları çocuklarla birlikte hava değişikliği sağlamak, doğaya yakınlaşmak ve iki üç domates, biber yetiştirmek için edindiğimiz bir parça toprak bizi ve hayatımızı değiştirecek, kendi çapımızda, naif bir başkaldırıya dönüşecek?