Meksika (Mexico City) Gezi Notları-1

Güney Amerika; Meksikası, Perusu, Urugayı ve hatta Kübası ile eşimle hayatımızın ileriki bir döneminde 3-4 ayımızı ayırarak gezmeyi planladığımız bir coğrafya idi. Bu nedenle Eylül 2015’te beş günlük bir eğitim için Meksika’ya gideceğimi öğrendiğimde çok da sevinemedim. Yoğun olacağını bildiğim eğitim süresince gezme şansım olmayacaktı ve bu kadar yolu gidip de bir şeyler görmeden gelmek istemiyordum. Eğitimin önündeki ve arkasındaki haftasonlarına ilave olarak eşimle birlikte 2 gün de izin alınca (zaten 2 gün yolda geçiyor) gezip görebileceğimiz net 4 günümüz oldu. Gün sayısı az olunca ne yapacağımıza karar vermek de zordu.

Yüksek Bir Binadan Meksiko City

Herkesin mutlaka gitmemiz yönünde hem fikir göründüğü Yucatan Yarımadası ve Karayip kıyılarındaki tatil beldesi Cancun’dan ziyade (Chitzen-Itza piramitlerinde aklımız kalsa da), kısıtlı zamanı verimli kullanmak adına tüm süre boyunca Meksiko City’de kalmayı tercih ettik. Seyahatimizi en iyi şekilde değerlendirebilmek üzere biraz da lükse kaçıp 2 gün süre ile kendimize özel bir tur rehberi tuttuk -iyi ki de öyle yapmışız, eğitim süresince otelden burnumu bile çıkartamadım. Tur rehberimizle yakın mesafedeki piramitleri gezdik, kalan 2 günümüzü de Meksiko City’i neredeyse baştan sonra yürümek suretiyle tanıyarak geçirdik. İhtiyacı olabilecekler için rehberimizin kartını hala sakladığımı not düşeyim.

Bu kısacık geziden bile 6 sayfalık bir yazı çıktığına göre hayalimizdeki 3-4 aylık seyahatten birkaç kitaplık malzeme çıkar sanırım.

Genel Olarak Meksika, Meksiko City ve Meksikalılar:

Geçerli bir Amerika vizeniz varsa Meksika için ayrı bir vizeye ihtiyacınız yok. Meksika Başkonsolosluğu sadece Ankara’da bulunduğu için vize süresi 40-45 gün sürebiliyor ama farklı bir alternatifiniz daha var. Belli bazı havayolları ile uçarsanız, internetten bir form doldurarak çıktısını alacağınız barkodlu bir çıktı ile ülkeye süreli giriş yapabiliyorsunuz.

Havaalanında bulabileceğiniz ön ödemeli taksilerle gayet güvenli bir şekilde ve ne kadar ödeme yapacağınıza dair bir sürpriz yaşamadan otelinize ulaşmanız mümkün. Meksika, genel olarak çok pahalı bir şehir değil ve ilk defa bir yurt dışı seyahatimizde yürüyüşten sonraki ulaşım tercihimiz toplu taşıma değil de taksi oldu. Aslında kaldığımız 8-9 gün boyunca hiç toplu taşıma kullanmadık.

Ülkeye gitmeden önce birkaç ders için bile olsa İspanyolca kursuna gitmenin faydasını görürsünüz, sokaktaki insanlar (taksi şoförleri de dahil) İngilizce bilmiyor. Bununla birlikte çok sıcakkanlı ve misafirperverler. Meksika’da tek yanaktan öpüşerek selamlaşılıyor. İlk tanışmada dahi uzattığınız eli kendilerine çekip sizi tek yanağınızdan öpüverebiliyorlar.

Şehirde yaşayan bir expat topluluğu var ve Meksika’yı çok seviyorlar, tanıştıklarım burada çok mutlu olduklarını ve kaliteli bir yaşam standardı olduğunu özellikle belirttiler.

Meksiko City’de herkesin düşündüğü gibi bir güvenlik problemi yok, bu konuda görüşlerini aldığım Meksikalı arkadaşlarım daha çok ülkenin kuzeyinde, Amerika sınırında kaçakçılık ve bağlantılı çatışma olayları olabildiğini belirtiyorlar. Evet, 20 yıl öncesine kadar bir restoranda çocuklarınızla yemek yerken silahlı adamların içeri dalarak paranızı gasp ettiği, expatların fidye için kaçırıldığı günleri yaşamışlar. Ancak mafya ile devlet bir anlaşma yapmış ve artık bu tarz

Meksika Usulü Protesto

olaylarla karşılaşmıyorsunuz. Ve yine evet, şehirde çok polis var, yer yer barikatlara da rastladık ama bu, Meksika halkının demokratik gösteri hakkını kullanmayı pek sevmesinden kaynaklanıyor sanırım.  Böyle düşünmeme neden olan ise son günümüzde şahit olduğumuz ilginç bir protesto: İç çamaşırlarının üzerine başbakanlarının fotoğrafını asarak canlı müzik eşliğinde dans eden erkekler ve üstü çıplak kadınlar.  Etrafta polisler ve tepelerinde bir helikopter olmakla birlikte en ufak bir müdahale yaşanmayan protestonun bir benzerinin İstanbul’da olduğunu düşünemiyorum bile.

Azteklerin de başkenti olan ve göller bölgesine kurulmuş olan Meksiko City, 2000 metrenin üzerinde rakımda yer alıyor, ilk iki gün baş ağrısından sonra havaya alışıyorsunuz. Havada o kadar nem yok ki, dönüşte İstanbul’da uçaktan indiğimde nefes almakta zorlandım, “ben nasıl bu şehirde yaşıyorum, insanlar boşuna bu kadar agresif değil” diye düşündüm.

İstanbul’un trafiğinin kötü olduğunu düşünüyorsanız bir de Meksiko City’i görün derim. Trafik berbat, kaldırımda giden arabaya bile denk geldik. Buna rağmen insanlar çok sakin, küfreden, el kol hareketi yapan yok. Yine de korna çalmaktan geri kalmıyorlar. Bisiklet de çok yaygın olarak kullanılıyor şehirde, bir çok noktadaki bisiklet durağından kartla bisiklet kiralayıp başka bir durakta bırakabiliyorsunuz.

Meksiko City genel olarak yeşil bir şehir, cadde ve sokaklardaki ağaçların yanısıra bol miktarda koru niteliğinde parkı var. İnsanlar parkları spor yapmak için değerlendiriyorlar, piknik yapan bir tek kişi göremedik.

Sokaklarda kedi yok, gördüğümüz tek kedi topluluğu Eski Parlemento Binası’nda idi. Sokak köpeği çok az. Ama herkes en az bir köpekle geziyor, restoranda, alışverişte, parkta koşarken köpekleri hep yanlarında.

Meksika Sokakta Yeme Kültürü ve Ayakkabı Boyacıları

Şehri en çok ne ile hatırlıyorsun diye sorarsanız, kesinlikle sokakta yemek yiyen insanları ile. Ara sokaklar, ana caddeler, her yer yemek ve egzotik meyve satan araba-tezgahlarla dolu, ayakkabı boyacılarını da unutmamak lazım. İnsanlar günde 3 öğün, sokaklarda, bu tezgahların önünde, genelde de ayakta yemek yiyorlar.

Starbucks şehri kuşatmış durumda, özellikle ana caddelerde neredeyse 100 metrede bir var.

Çok kozmopolit bir şehir, yine de yerli insanları fiziksel olarak ayırt edebilmek mümkün. Farklı etnik kökenden pek çok insanı barındırmakla birlikte insanlar kendilerini Meksikalı olarak tanımlıyorlar. Sanırım bu ortak bilincin oluşmasında çok sevdikleri liderleri, Cumhuriyet’in de kurucusu olan Benito Juarez’in de etkisi olmuş.

Meksika’nın bir blog yazısına sığmayacak ölçüde eski ve renkli bir tarihi var: İspanyol işgali öncesi pre-hispanic dönem, 16. yy İspanyol işgali ve kolonileşme, 19. yy başlarındaki Bağımsızlık Savaşı, sonrasında 55 yılda yönetimin 75 kez el değiştirdiği imparatorluk ve kaos dönemi, diktatörlük, Amerika ile savaş, Texas’ın kaybedilmesi, cumhuriyet, devrim, iç savaşlar…

Pre-hispanic dönemin tarihi M.Ö. 6000’lere dayanıyor. Olmekler, Mayalar, Aztekler ve Toltekler en fazla bilinen pre-hispanic yerli topluluklar. Gezi rehberimiz, Meksika tarihi boyunca tamamı eş zamanlı olmayan 90’ın üzerine topluluk olduğunu belirtti. Bu kadar devasa ve köklü bir kültürün İspanyollarca nasıl bu kadar “başarılı!” bir şekilde dönüştürülmüş olduğunu sorgulamamak mümkün değil -ki bu sorgunun, en azından işgale yönelik kısmı için tarihçilerce de benimsenmiş bir cevabı yazının ikinci bölümünde karşınıza çıkacak.

Meksika Bayrağı

Yeşil, beyaz ve kırmızı renklerdeki Meksika bayrağının ortasında, bir kaktüs üzerinde ağzında yılanla duran kartal figürü yer alıyor. İnanışa göre, Aztekler, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal gördükleri yere bugünkü Meksiko City’i kurmuşlar.

Nüfusun çok büyük bölümü Katolik, inanılmaz sayıda kilise var. Bir Aztek tapınağının üzerine inşa edilen Metropolitana Katedrali (tapınağın kalıntılarını yer yer cam döşenmiş zeminden görmek mümkün), Roma’dakinden sonra dünyanın en büyük ikinci Katolik kilisesi imiş. Şehrin kurulduğu yer eskiden göl olduğu için binalar her yıl bir kaç cm kadar çöküyor. Tarihten çok emin olmamakla birlikte 1990lı yılların sonunda, katedrali dengeye getirmek için yukarıda kalan bölümlerin altı oyulup bir miktar çökertilmiş. Aynı teknik daha sonra Pisa Kulesi’nde de kullanılmış ki Meksikalılar bunu gururla anlatıyorlar. Göl demişken, chinampalardan bahsetmeden geçmek olmaz, Aztekler göllerin ortasında yer alan chinampa adını verdikleri adacıkların üzerinde tarım yapıyorlarmış, bu verimli tarım yöntemi taşkınlara önlem olarak göllerin kurutulmasından sonra günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş durumda.

Meksikalılar, diğer Katolik ülkelerden farklı olarak Hz. Meryem’i Guadalupe olarak anıyorlar ve halk arasında büyük öneme sahip, Hz. İsa’nın önüne geçtiğini bile söyleyebilirim.

İspanyol kültürünün getirdiği bir başka etki ise boğa güreşleri, şehri yürüyerek gezerken karşımıza çıkan boğa güreşi stadını gördüğümde ülkenin kültürü ile bağdaştıramadığımdan olsa gerek önce biraz şaşırdım. Boğa güreşi seyretmek gibi bir niyetiniz var ise hangi aylarda yapıldığını gitmeden öğrenmelisiniz.

Bir seyahat yazısı için çok ilgi çekici olmasa da Meksika’ya ilişkin iki konuya yer vermeden yazıyı bitirmek istemiyorum: mısır ithalatı ve kola tüketimi…

Meksika yerlileri günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce yabani bir bitkinin ıslah edilmesi suretiyle mısırı bulmuşlar. Mısırın ana vatanı olan ve bizim için buğday ne ise insanları için mısırın o olduğu Meksika, bugün yediği mısırı Amerika’dan ithal eder durumda. Burada da http://gridenyesile.com/nasil-basladi-bolum-2-naif-bir-baskaldiri-gocuyoruz/ yazımda çok kısa değindiğim Amerikan politikalarının etkisini üzülerek öğreniyorsunuz. 1994 yılındaki NAFTA katılımı ile başlayan mısır ithalatının ülkeye olumsuz etkileri çok fazla, yerel türlerin kaybolmaya yüz tutmasının yanısıra tarımla uğraşanların sayısında da 2 milyonun üzerinde düşüş yaşanmış. Yine de umut, gri’den yeşil’e dönüş var, geç de olsa Meksika halkı ve yöneticileri uyanmış durumdalar ve Monsanto, Meksika’da genetiği değiştirilmiş mısır yetiştirme konusundaki girişimlerinde halkın tepkisi nedeni ile başarılı olamıyor.

Rehberimizden, üzülerek, dünyanın en büyük kola tüketicisinin Meksika olduğunu öğreniyoruz. Üzüntümüz ise tüketimin yüksekliğinin sebebinden: Meksikalılar kolayı günlük kalori ihtiyacını karşılayabilecekleri ucuz bir kaynak olduğu için bu kadar fazla tüketiyorlar. En büyük ikinci tüketici ülkenin Güney Afrika olması bu durumda sizi şaşırtmayacak sanırım. Ya bu ülkelerde yüksek şeker tüketimine bağlı ölümlerin olması? Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek için bir sebep daha diyerek bu uzunca girişi sonlandırırken klasik bir seyahat yazısının unsurları olan nerede kalınır, ne yenilir, ne içilir, nerelere gidiliri yazının ikinci bölümünde bulacağınızın sözünü veriyorum.

Sevgiyle,

Tai Chi Chuan, Mu Tarımı ve Wu Wei’den AN’a

Fukuoka’nın ‘doğal tarım’ olarak bilinen Mu tarımı ve Tai Chi Chuan; her ikisi de hayatıma aynı dönemde girdi. Doğal Tarım’ın dört prensibi olan toprak sürme, ot temizleme, gübreleme, tarım ilacı olmaması ilkelerini duyduğumda Tai Chi ve Doğal Tarım arasındaki bağlantıyı kurmam, ilki Çin, diğeri Japonya kaynaklı da olsa her ikisinin aynı felsefeye dayandığını anlamam uzun sürmedi. Daha sonraları Fukuoka’nın ‘Doğal Tarımın Yolu’ kitabının arka kapağında Japonya’nın Lao-Tzu’su (Taoizm’in öğretilerini kaleme aldığı düşünülen Çinli filozof) olarak adlandırıldığını okuduğumda şaşırmadım.

Fukuoka- Tarım’dan Ötesi

Tai Chi Chuan, Çin kökenli bir sağlıklı yaşam ve savunma sanatı. Filmlerde, belgesellerde veya gittiyseniz Çin’de, parklarda 7’den 70’e insanların birlikte yumuşak, akıcı hareketlerle egzersiz yaptıklarına tanık olmuşsunuzdur. Ağır bir dans gibi görünen bu egzersiz aslında bir savunma sanatı olan Tai Chi Chuan.

Yin ve Yang

Tai Chi Chuan’ın kelime anlamını kavrayabilmek için öncelikle felsefi temelini aldığı Taoizm’e bakmak gerekiyor. İnsanın doğanın düzeni ile uyumlu yaşamasını öğütleyen Taoizm, evren meydana gelmeden önce her şeyin (hiç birşeyin) bir ‘wu chi’, yani kutupsuzluk hali içinde olduğunu ortaya koyuyor. Hiçbir şeylikten varlığa geçiş hali ise ‘tai chi’; kutupları Yin ve Yang olan ‘yüce kutupluluk’ hali. Yüce kutupluluk halinden doğan Yin ve Yang’ın evrendeki tüm diğer varlıklara hayat verdiği düşünülüyor. Bundan dolayı ki, Tai Chi’nin sembolü Yin ve Yang. Kelime anlamı yumruk olan Chuan ise dövüş sanatlarında bir disiplinin uygulamasını anlatmak için kullanılıyor. Tai Chi Chuan da ‘tai chi’ halinin uygulanması anlamına geliyor. Yin ve Yang’ın dansı, enerjinin kesintisiz ve sürekli akışı ve geri dönüşümü, zıtlıkların birliği, içsel dengenin sağlanması…

‘Wu’ Çince, ‘Mu’ ise Japonca aynı anlamdaki iki kelime. Türkçe’deki olumsuzluk bildiren yapım eki –sız, -siz veya İnglizce’de non, not, without ek/ kelimelerine karşılık geliyorlar. Taoizm’in ilkelerinden olan ‘wu wei’ Çince’de hareketsizlik, hiçbir şey yapmamak anlamına geliyor. İfade ettiği ise aslında tam bir eylemsizlik halinden ziyade, olayları doğanın akışına bırakmak, gerekenden fazla enerji harcamamak. Tai Chi Chuan’daki karşılığı, hareketleri yaparken kas gücü kullanmamak, gevşemiş, esnek ve su gibi akışkan olmak… Mu tarımında ise karşılığını, gıda yetiştirme eylemini doğayla uyum içinde yapmak, gereksiz enerji harcamamak (sürmemek, kompost yapmamak gibi) şeklinde buluyor.

Wu wei’e ulaşmak ve korumak çok da kolay değil aslında. Hele ki, aynı anda onlarca şeyi düşünmek zorunda olan, gerek özel hayatlarımızda yönetmeye çalıştığımız zorluklarla bunalan, gerekse güzel ülkemizin ve hatta dünyamızın gündemindeki olumsuzlukların bombardımanı altında sürekli yay gibi gergin olan bizler, hiçbir şey yapmama haline pek de aşina değiliz. Bizim kültürümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde dingin olan Japon kültüründen birinin, Fukuoka’nın bile hiçbir şey yapmamayı prensip edinmesi için 30 yıllık gözlem gerekmiş. Hiçbir şey yapmama hali, wu wei, özünde AN’da kalabilmek, AN’da kalabilmenin ne olduğunu anlamak yolun yarısından fazlası.

Eski kung fu filmlerindeki klasik sahneyi hepimiz biliriz. Meditasyon halindeki yaşlı usta, yaklaşmakta olan düşmanı sezer, oturduğu yerde ve gözü kapalı iken düşmanın kendisine indireceği darbeyi karşılar, uçan sineği yakalar. Çünkü AN’dadır, AN’da olduğu, AN’da kalabildiği için AN’da olan her şeyin farkındadır.

AN, son üç yıldır o kadar çok karşıma çıkıyor ki… AN’da kal, AN’da kal diye kafama vururcasına adeta… Mesela, AN’a ve kendime ilişkin farkındalığıma büyük katkısı olan ve bir çok arkadaşıma da hediye ettiğim ‘Şimdi’nin Gücü’nün yazarı Eckhart Tolle, “Ancak Şimdi’de var olabilirsiniz, geçmişte ya da yarında değil” diyor. Geç keşfedip çok sevdiğim filozof şair  Halil Cibran, “İçinizde zamana bağlı olmadan varolan öz, yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır; Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır” derken, Siddhartha Gautama’nın hayatını anlattığı ‘Siddartha’da Herman Hesse, “Geçmişte olan, gelecekte olacak olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece, şu an içinde varlık sahibidir” demekte. Bir barış aktivisti olan Zen ustası Thich Nhat Hanh, “Şimdiki zaman, geçmişi ve geleceği içinde barındırır. Dönüşümün sırrı, bu anı nasıl ele aldığımızda yatar” ve “Şu anın haricinde erişecek hiçbir yer yok” diyerek vurguluyor AN’ı.

AN, meşhur ‘Ölü Ozanlar Derneği’nin Türkçe’de ‘an’ı yakala’ olarak karşılığını bulduğu an’ı kapsamakla birlikte daha derin. AN’da olmak; araba kullanırken her gün yanından geçtiğin ağacı görmek, gökyüzünün renginin, bulutların farkında olmak, mevsimlerin farklı kokularını almak. AN’da olmak; karşındakini hakkıyla dinlemek, mesai arkadaşının merhabasında o gün farklı olan tonu duymak. Beş duyumuz da sanki AN’ı hakkıyla algılamak için var ama biz duyularımızı da hakkıyla kullanmıyoruz.

Sürekli AN’da kalmak gibi bir şey mümkün mü bilmesem de, AN’a dair farkındalığımın bana kattıklarının başında daha çok şükür etmek geliyor. Sonra, kendimi daha fazla gözlemliyorum, öğrenilmiş tepkilerimin farkına varıyorum ve aslında bu tepkilerin bana ait olmadığını anlıyorum, farklı bir tepki vermeyi/ tepki vermemeyi seçiyorum. Öğrenilmiş tepkilerimiz, trafikte önümüzdeki hatalı bir sollama yaptığındaki el kol işaretimiz ve çocuğumuz ders çalışmak istemediğinde verdiğimiz vaaz gibi genellikle de öfkeyi tetikleyen davranışlarımız. Öğrenilmiş tepkilerimiz, aslında bizim konfor alanımız, ama artık hepimiz konfor alanının o kadar da konforlu olmayabileceğini biliyoruz sanırım.

Okuyunca çok kolaymış gibi anlattığımı fark ettim ama tabi bir günde gerçekleşmiyor dönüşüm. Yılların ezberi tek seferde bozulmuyor, beyin çoğu kez kolaya kaçmayı, konfor alanının bilindik rahatlığını seçiyor, ama bir kez ezberi bozduğunuzda bir şeyler tetikleniyor, inanın. Kendinizi yakalayıp durdurmaya başlıyorsunuz, önceleri ve hatta sonraları da bazen durdurmak istemediğiniz ve tepkiyi sürdürdüğünüz de oluyor ama farkında oluyorsunuz artık size ait olmayan o tepkinin, o artık terk etmeye başladığınız bir alışkanlık sadece. Böyle durumlarda, bir çocuğu izler gibi anlayışla izliyorum kendimi, bunun bir süreç olduğunu, yolun başında olduğumu bilerek.

Tolle’un çok yerinde deyimi ile “AN’ı onurlandırma”ma, doğal tarımla uğraşma yolunda doğada daha fazla vakit geçirmemin ve çalışılması AN’da olmayı gerektiren Tai Chi Chuan’ın katkısı büyük. Ama en büyük katkı çocuklarımın, en çok AN’da olabildiğim zamanlar onlara sıkıca sarıldıklarım.

Bir günü siz de kendiniz için hiçbir şey yapmama günü ilan edin (biraz daha farklı bir noktadan hareketle doğmuş olsa da ‘hiçbir şey yapmama festivali’ bile var), mümkünse doğada olun ve başlangıç için sadece bir AN da olsa, AN’ın farkında olun ve “AN’ı onurlandırın”.

 

Yazının içinde yer veremediğim ama çok değerli bulduğum bir iki sözü de belki birilerine ilham olur diyerek buraya alıntılıyorum:

“Yaşadığınız her gün içinde, her düşüncenize ve eyleminize dikkat edin. Ancak bu yolla kendinizi keşfedebilir ve uykudan uyanabilirsiniz” Krishnamurti

“… Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” Aziz Augustinus

“Siz gelecek hakkında hayaller kurar ve geçmişteki hatalara üzülürken, aslında sahibi olduğunuz tek şey, şimdiki zaman avuçlarınızdan kayar gider.” Hilaire Belloc

Sevgiyle,

 

Kaynaklar:

http://www.suhaertekin.com/

http://www.internalgardens.com/does-tai-chi-chuan-mean-why-spelled-as-taijiquan

Doğan Kurban; Lao Tzu Tao Yolu Öğretisi Tao Te Ching’in Yorumsal Çevirisi

Masanobu Fukuoka; Doğal Tarımın Yolu, Felsefesi ve Uygulaması

YABANİ OTLAR- Yabani olan kim aslında?

İçinde bulunduğumuz bahar ayları doğanın nimetlerini en cömert şekilde önümüze serdiği aylar. Bizlerse çoğunlukla bu nimetlerin farkında bile değiliz, hatta üzerine basıp, ot deyip geçiyoruz.

Aslında yabani otlar bahçe işlerine ilk girdiğimizde kabusumuz olmuştu. İki hafta kendilerine arkamızı dönsek, sebzelerimizi aralarından ayırt etmek mümkün olmuyordu. Umutsuzca çapa yaparak geçirdiğimiz bütün bir yaz sonrasında,  geçtiğimiz yıl yükseltilmiş yataklarla çapa mesaimizi epeyce azalttık. Yabani otlarla da (en azından tanımaya başladığımız bölümü ile) kısmi barış ilan ettik. Yine çapa yapsak bile bir bölümünü bırakıyoruz ki tohumlarını saçsınlar, önümüzdeki bahara tekrar bahçemizde misafir olsunlar. Nar Anne’nin deyimi ile onlar “bu toprakların öz evlatları”. Yabani ot deyip geçmemek gerektiğini ise her gün edindiğimiz bilgilerle teyit ediyorlar bize, birbirine çok benzeyen türlü türlü yaprağa bakarken diyorum ki keşke Lokman Hekim gibi anlayabilsem dillerinden, dile gelip bana tanıtsalar kendilerini, ne işe yaradıklarını anlatsalar…

Aslında blog için üzerinde çalıştığım farklı bir-iki yazı vardı ama şimdi tam zamanı diyerek dikkatinizi ve ilginizi yabani otlara çekmek, sizi kendim de çok yeni tanıştığım bir kaçı ile tanış etmek istedim. Kimbilir, bu aralar belki bir ikisine denk gelir, deneyimlersiniz. Şimdiden çiçek açıp tohuma kalktılar bile, acele edin!

 

Turp otu (eşek turpu, kara mancar)

Raphanus Raphanistrum L., Wild Radish İ.

Şanslı Bahçe’nin Tohuma Kalkan Turpotu

Şanslı Bahçe’den Masaya Turpotu

Turpgillerden olan bu bitkinin dallarının kabuğunu soyup yediğinizde çok gevrek, salatalığı andıran bir tadı var. Yaprakları ise hafif haşlanıp üzerine sarımsak, limon ve zeytinyağı ile leziz bir mezeye dönüşüyor. Benim vazgeçemeyeceğim, bahar aylarında yolunu gözleyeceğim bir lezzet oldu.

Biraz araştırınca kalsiyum yönünden çok zengin olan bu bitkinin karaciğer dostu olduğunu, idrar sökücü, mide asidi dengeleyici, balgam söktürücü özelliklerinin olduğunu, romatizma tedavisinde kullanıldığını, sarı çiçeklerinin arılar için önemli bir polen kaynağı olduğunu ve zamanla acılaşan yapraklarının hardal gibi kullanılabildiğini de öğreniyoruz.

 

Ebegümeci (ebemgömeci, paçık, tolik, gömeç, develik, saracak, hubbaz, kabalık, kazan karası, molaşaotu)

Malva Sylvestris L., Common Mallow İ.

Ebegümeci

Çok güzel mor çiçekleri olan bu bitkinin yaprakları ve dalları aynı ıspanak gibi pişirilerek yeniliyor. Ben kavurmasını denedim ama sert oldu, bir süre haşlamak gerek.

Faydalı olduğu alanların başında nefes darlığı, akciğer ve idrar yolları rahatsızlıkları geliyor. Ateş düşürücü ve laksatif etkisi de olan ebegümeci, cilt hastalıklarından tutun, burun kanamasının durdurulmasına kadar pek çok alanda kullanılıyor. Çiğ olarak yenildiğinde veya gargarası yapıldığında kuru öksürük ve boğaz tahrişine bire bir. Zehirlenmelere karşı tohumu toz haline getirilip yedirilerek hastanın kusması sağlanıyor. Bu kadar fazla yöresel isme sahip olmasının sebebi şifa sağladığı alanların fazlalığından olsa gerek.

 

Kazayağı (solucanotu, tenyaotu)

Falcaria vulgaris L.

Kazayağı

Komşumuzda pidenin içinde bol taze soğanla denediğimiz kazayağının yemeği ve turşusunun da yapıldığını öğrendim. Ayrıca, kurutularak yemeklerde baharat olarak da kullanılabiliyormuş.

Görüntüsü maydanozu andıran bu ot, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanısıra cilt, karaciğer, sindirim sistemi gibi pek çok farklı alanda şifa sağlıyor. Bağırsak solucanı düşürücü etkisinden dolayı solucanotu olarak da biliniyormuş.

Şanslı Bahçe’de kazayağına benzetip koca bir poşeti dolduracak kadar topladığımız kazayağının aslında kazayağı olmadığını öğrenmek, henüz otları tanıma konusunda alınacak çok yolumuz olduğunu gösteriyor :).

 

Evelik (Labada, efelik, ilabada, sığır kuyruğu, develik, tirşo, gegeş)

Rumex L.

Labada

Kandıra yöresinde evelik adıyla bilinse de labada daha yaygın olarak kullanılan bir ismi. Kuzu kulağı ile yakın akraba olan bu otun hem etli sarması, hem de ıspanak gibi yemeği yapılıyor. Henüz denemedim ama Şanslı Bahçe’de bolca gördüğümden bu hafta sonu toplanıp denenmek üzere yapılacak işler arasına girdi.

Wikipedia, bu otun kelebek larvaları tarafından pek sevildiğini yazmış. İştahlı tırtıllar için ağaçlarımıza bir alternatif oluşturmasına sevinerek biraz daha sevdik bu yabaniyi.

Şifalarına gelince, kaynatılan kökü kaşıntıları keserken, yeşil tohumları kaynatılıp içildiğinde anne sütünü arttırırmış. Mesane tıkanmasını giderici, idrar söktürücü ve ishal kesici özellikleri de var.

 

Hodan (kaldirik, galdirik, çiçekli mancar, zembil çiçeği, tamara, zirbit)

Borago Officinalis L.

Latince kelime anlamı tedavi edici olan bu güzel çiçekli ot, pek faydalı olsa gerek ki bu adı almış. Adapazarı ve Kandıra yöresinde yumurtalı ve bol soğanlı kavurması yapılıyor, böreklere, pidelere koyuluyor. Yumurtalı kavurmasını denediğimiz Hodan’ın mantarı andıran bir lezzeti var.

Deri hastalıklarına, adet dönemi sancılarına, mide bulantısına etkili olan bu bitkinin sakinleştirici ve balgam söktürücü özellikleri de var. Kendine güveni ve cesareti de arttırdığı söylenen bu otu karaciğer problemi olanların kontrollü tüketmesinde fayda var uyarısını da not düşmek gerek.

 

Sütlük (Eşek Marulu, Kuzu Gevreği, Eşek Gevreği, Yabani Marul, Acı Marul)

Sonchus Oleraceus L.

Herhangi bir kaldırım kenarında görebileceğiniz, ilk bakışta diken sanabileceğiniz, yine bin bir şifa sunan bir ot daha.

Henüz mutfakta denemedim ama tuzlu suda biraz beklettikten sonra salatalarda çiğ olarak veya böreklerde tüketilebiliyormuş.

Özellikle karaciğer rahatsızlıklarına fayda olan sütlük’ün ateş düşürücü, idrar sökücü ve anne sütünü arttırıcı özellikleri bulunuyor.

 

Karahindiba (Radika, çıtlık)

Taraxacum officinale L., Common Dandelion İ.

Karahindiba

Adını öğrenmemiz yakın zamanlarda olsa da karahindiba bizim çocukluğumuzun sarı papatyası. Bakmayın siz kara dendiğine, bu aralar tüm tarlaları sarı çiçekleri ile süsleyendir kendileri. Hani şu çocukken havaya üflediğimiz top şeklindeki bitki de kendisi oluyor, havaya üflediğimiz ise tohumları. Hindiba ve karahindibanın iki ayrı bitki olduğunu belirtmekte fayda var, henüz kendisi ile tanışmadığımız hindiba mavi çiçekli imiş.

Ege Bölgesi’nde daha çok radika adıyla bilinen ve yaprakları ile salataları şenlendiren karahindiba, hafif haşlandıktan sonra kavurması yapılarak da tüketilebiliyor. Çiçeklerinden ise şerbet yapıldığına denk geldim bir paylaşımda.

Yaprakları, çiçekleri ve kökleri ayrı ayrı şifa kaynağı olan karahindibanın faydaları bu yazıya sığmayacak kadar fazla. A ve C vitaminlerinin yanısıra kalsiyum ve potasyum da içeren karahindiba, ishali kesip kanı temizliyor, tansiyonu düşürüyor, hormonları dengeliyor, siğil tedavisinde, karaciğer ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılıyor. Bir yandan da öz suyu ile sivri sinekleri sizden uzak tutuyor. İlk kır gezinizde biraz toplamaya ne dersiniz?

 

Gelincik

Papaver Rhoes/ Papaver Orientale L.

Marulların Arasındaki Gelincik- Narköy

Çocukken en çok sevdiğim çiçek, gelincikti. Bahar geldiğinde bir anda arka bahçeyi kaplayan bu nazlı çiçeğin ömrünün pek kısa olmasına üzülürdüm. Yıllar geçtikçe gelincikler şehirleri terk etmeye başladı, çok daha az görür olduk artık bahçelerimizde.

Yaprakları salatalarda veya kavrularak yumurtalı olarak tüketilebilen gelincik’in çiçek taç yapraklarından gelincik şerbeti yapılıyor. Yapraklarının lezzet olarak özellikle bakliyat yemekleri ile uyumlu olduğu, yeşil mercimek ve bulgurla denenmesi tavsiye ediliyor. Çok ferahlatıcı olan şerbetini ise sadece göz alıcı rengi için bile yapmayı denemelisiniz, hem de yapılışı çok zahmetsiz.

Gelinciğin göğüs hastalıkları için faydalı olan çayı (yaprakları kaynatılıyor) ise uykusuzluğa da bire bir imiş.

 

EVET, liste çok uzun aslında. Hiçbir şey boşuna var değil bu evrende, ayağınızın altındaki her bir ot ve çiçek aslında bir sebeple orada, bir şeylere şifa. Her birimizin varlığının da bir sebebi olduğu gibi. Henüz denemediğim ve yakın zamanda denk gelmediğim için (ve tabi yazıyı daha fazla uzatmamak adına) listeye almadıklarım o kadar fazla ki: melisa, aynı safa, civanperçemi, kantaron, karakafes, sinir otu, çoban çantası, ısırgan…

Yabani otlarla mesaim, bana bakmanın ötesine geçip görmeyi öğretti. Boş vakitlerimde gidip çalıştığım Narköy’de “ot mu yolduruyorlar sana” demişti eşim şakayla karışık. En çok da ot yolarken öğreniyorum aslında. Doğanın koynundaki ot mesailerinde Huriye, Ayşe Abla ve sevgili Nilay’la yaptığımız sohbetlerin kıymetini ve katkısını anlatmama imkan yok. Yine de, bezelyelerimizi çepeçevre saran otları görünce moralim bozulmuyor desem yalan olur.

Sevgiyle,

 

Kaynaklar:

http://kocaelibitkileri.com

https://www.sifalibitkitedavisi.com

http://www.sifalibitkiler.us/

http://www.1organik.com

Nasıl Başladı? Bölüm 2- Naif Bir Başkaldırı ve Göçüyoruz

Tohum ve Başkaldırı

Aldığımız bir parça toprakla rutin hayatımıza hareket gelmiş, yepyeni ve uçsuz bucaksız bir dünyanın kapıları aralanmıştı. Her hafta sonu Kandıra’daydık artık. Narköy ailesinin çizdiği yolda toprağın sürülmesi, rehabilitasyonu, sınırdaki bir meşe dışında çıplak olan tarlanın ağaçlandırılması, evimizin planlanması, kime yaptırılacağı gibi konular için her hafta sonu soluğu Kandıra’da alır olmuştuk. Bu arada ne bulursam okuyordum. Okudukça da ilgim, merakım ve hayretim artıyordu, tohum ve üretime dair konular derya deniz bir alandı ama sadece tohumun nasıl ekildiği, sulandığı, zararlı mücadelesi değildi hayretimi arttıran. Ne kadar da bilmiyordum hiçbir şeyi! Gıda kadar temel ve bir o kadar da önemli bir konu, çocukların ‘organik beslenmesi’ kaygılarım dışında ne kadar sıradan ve önemsiz kalmıştı yıllar boyunca benim için. Şimdi öyle bir noktadayım ki, gıda konusunun başka kimseye bırakılamayacak kadar önemli olduğunu fark ediyorum, herkes kesinlikle kendi gıdasını yetiştirmeli. Bunun için büyük bir tarlaya da ihtiyaç yok aslında, ufacık bir balkonda bile yapılabilecek o kadar çok şey var ki istedikten sonra. Bize dayatılan sisteme ve hatta ülkemiz üzerine oynanan oyunlara karşı yapılabilecek en naif ve basit başkaldırı da bu aslında, kendi gıdanı yetiştirirken ve daha az tüketirken (kimin gerçekten 11. çift siyah ayakkabıya ihtiyacı var ki?) aslında özgürleşiyoruz.

Abarttığımı düşünebilirsiniz ama öğrendim ki, tohum ve gıda, içinde yaşadığımız çağın silahları ve bombaları. Silahla kazanılamayacak savaşların yerini yıllardır tarıma yönelik stratejiler almış durumda. ABD’nin temel uluslararası ilişkiler stratejisi, ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’in “Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!” sözü üzerine kurulu. Bu doğrultuda Marshall yardımları ile başlayan ülkemizin tarım politikalarına müdahale, günümüzde öyle bir noktaya gelmiş ki, ilkokul yıllarında tarım ülkesi olarak öğrendiğimiz yurdumuz, hayvanına yedireceği samanı dahi ithal eder duruma düşürülmüş. Düşünün buğday ambarı Türkiye, buğday ithal ediyor! Tohumculuk Yasası ile 2006 yılında patenti alınmamış atalık/yerli tohum satışının yasaklandığını kaçımız biliyoruz? Takas şenlikleri ile bu tohumların devamlılığı sağlanmaya çalışılıyor, ancak yeni bir takım düzenlemelerle bunun da önüne geçilmesi hedefleniyor, çiftçi bu tohumlarla üretim yaparsa teşviklerden faydalanamayacak. Hibrit tohumlara mahkum edilen çiftçi, bu kısır tohumlar nedeniyle her yıl yeniden parayla tohum almak zorunda bırakılıyor, üstüne üstlük hastalıklara atalık tohumlar kadar dirençli olmayan bu tohumların peşinden tarım ilaçlarına mahkum oluyor. Etkileri tahmin edebileceğimizin çok ötesinde: toprak ve su kirliliği, toplu arı ölümleri, kanser, alzheimer gibi hastalıklar, onlarca yerli türün kaybolması, monokültürün iklim üzerindeki değişiklikleri… Tohum ve ilaç sektörleri esasında hiç de bildiğimiz gibi değil, tohumu ve ilacını sağlayan şirketlerin 2. Dünya Savaşı’nın silah şirketleri olduğunu söylersem… Bayer ve Monsanto birleşmesine bir de bu çerçeveden bakmak ister misiniz? Konu çok derin, vakit ayırıp yeşil devrim, Norveç tohum deposu, Marshall yardımı, Monsanto başlıkları ile biraz araştırma yaparsanız, “zeytinyağlı yiyemem aman” türküsünün hikayesini okursanız, komplo teorilerine daha farklı bir gözle bakmaya başlayabilirsiniz.

Evet, gridenyesile’nin gri’si sadece İstanbul’un betonu değil, yukarıda çok kısa özetlediğim tablonun da siyaha çalan grisi. Yeşile giden tarafta tohum var, umut var, tohum aslında umut, tohum aslında başkaldırı…

Okuduklarım ve öğrendiklerimle ben de değişiyordum, değişiyorum. Belki de doğada daha fazla vakit geçirmek, doğanın ispatlanmış sağaltıcı etkisi, düşünmemi, sorgulamamı sağladı. İçinde yaşadığımız sistem, bize düşünmek için fazla vakit bırakmıyor. O kadar fazla şeyle meşgul ki zihnimiz; kendimiz ve gerçekten ne istediğimizden başka her şeyle…Otomatiğe bağlamış bir şekilde günün problemleri, tutturulması gereken hedefler, hazırlanacak raporlar, toplantıda yaşanan bir gerilim, akşam yenecek yemek, çocukların okul toplantıları, gidilecek doğum günü etkinlikleri… Yıllardır aslında hiç düşünmediğimi, sorgulamadığımı fark ettim. Evet, sık sık şikayet ediyorduk, yaptığımız işten, İstanbul’un trafiğinden ama alternatifin olabileceğine dair vakit ayırıp da kafa yormuyorduk. Kelimenin tam anlamıyla yuvarlanıp gidiyorduk. Bazı günler, trafikte araba kullanmak yerine, metro ve metrobüste kitap okumak daha anlamlı geldiğinden arabayı almıyordum. İnsanlar… Herkes ne kadar mutsuzdu. İstemsizce hareket eden tek bir organizma gibi göründü gözüme metrodan çıkıp benzer adımlarla ve ifadesiz, mutsuz metrobüse yürüyen insanlar. Prangasız mahkumlar, gönüllü köleler. Hiç üretmeden sürekli tüketmek. Daha fazla tüketebilmek için daha fazla kazanmak. Bu sisteme, döngüye mahkum muyduk? İstanbul’da yaşamak zorunda mıydık?

Bir yola girdiğinizde, eğer bu yol sizin için doğru olan ise evren de sizi bu konuda destekliyor, tabiri caiz ise bu yola doğru itiyor. İşyerinde yaşadığım birtakım gelişmeler sonucu, bankacılıkta daha fazla devam edemeyeceğime karar verdim ve istifa ettim. Yazdığım kadar kolay olmadı tabi bu kararı almak, 16 yılımı verdiğim ve iyi para kazandığım bir işi bırakmak, İstanbul’u bırakmak.

İstanbul… Bir gün batımında Boğaziçi Köprüsü’nden arabayla geçerken içime dolup taşınca camı açıp “çok güzelsin İstanbuuull!” diye bağırdığım, Kadıköy’üne, Ortaköy’üne, Bebek’ine, Adaları’na, Modası’na,  Fenerbahçe Parkı’na, Caddebostan Sahili’ne, erguvanına, mimozasına, vapuruna, martısına, simidine, Ayasofyası’na, Yerebatan’ına aşık olduğum, başka şehirde yaşayamam ben dediğim ve 38 senelik yaşamımda iki haftadan uzun süre ayrı kalmadığım… Sadece benim değil, eşimin de doğup büyüdüğü, en güzel okullarında okuduğumuz, aşık olup evlendiğimiz, çocuklarımızı dünyaya getirdiğimiz… Bu yazıyı yazarken fark ediyorum ki bu kadar aşkla yaşadığımız İstanbul’dan yarım günlük tatilleri bile fırsat bilip uzaklaşmaya çalışmışız hep son yıllarda. Aslında İstanbul’a olan aşkımız bitmiş değil. Sadece İstanbul çok hasta, ağır hasta. İstanbul’u teslim alan betonun grisi, İstanbul’da yaşayan insanları da hem ruhen hem fiziken soldurdu, teslim aldı.  Çocuklarımızın ve kendimizin iyiliği için bu hasta şehirden uzaklaşmamız gerektiğini fark ettik. Kentsel dönüşüm ucubesine, İstanbul’un gittikçe çirkinleşmesine, grileşmesine daha fazla şahitlik etmek istemedik.

Güzel İstanbul

Hepten kentten köye göçüş olmadı bizimkisi, şimdilik. Eğitim sistemine tam olarak inanmasak da, okul konusunda radikal bir karar alamadık. Kandıra’ya yaklaşarak Kartepe’ye taşındık. Eşim Tuzla’daki işine devam ediyor, çocuklar da burada yine özel bir okula devam ediyorlar. Bense, okuyorum, fırsat buldukça Narköy’de gönüllülerle birlikte çalışarak öğreniyorum, Tai Chi yapıyorum, tohumlarımı, umutlarımızı yeşertiyorum. Evren, karşıma bizden çok daha cesur ve radikal kararlar almış insanları, hikayeleri çıkartıyor. Keşke diyorum keşke, daha fazla olsalar, daha fazla olsak. Evet, herkes için farklı bir yol var, yeter ki kendimizi dinleyelim, kendimizi tanımaya, gerçekten kim olduğumuza, ne istediğimize biraz kafa yoralım. Kendinize ve hayatınıza bu özeni gösterip zaman ayırdığınızda minik bir tohum ekiyorsunuz, ona iyi bakın ve emin olun ki sizin için de farklı bir yol var. O yol illa ki, işinizi bırakıp farklı yerlere göçmek olmayabilir,  hayatınızda yapacağınız ufak değişiklikler bile büyük farklar yaratacaktır. Yüz yıllardır bir çok farklı şekilde söylene geldiği ve yakın zamanda kuantum fiziğince de ispatlandığı üzere, siz değişince gerçekten dünyanız da değişiyor.

Sevgiyle,

Blog Açmaya Nasıl Karar Verdim?

Öncelikle itiraf etmeliyim ki kendi fikrim değildi. Hatta yakın çevremden birinin fikri bile değildi. Eşim iş yerinde arkadaşları ile öğrenme yolumda karşıma çıkanları paylaştıkça “Neden bir blog açıp bunları paylaşmıyor ki?” demişler.

Şanslı Bahçe’den

Şanslı Bahçe’nin Sakini

Başlangıçta fikre ve arada eşimin dürtmelerine direndim, sonuçta Facebook’ta “Şanslı Bahçe” sayfamız vardı ve toprakla, doğal tarımla ilgili öğrendiklerimi bu platformda zaten paylaşıyordum. Yeterli değildi eşime göre, Şanslı Bahçe sadece bir bölümü idi paylaşabileceklerimin. Yine de emin değildim, blog nasıl kurulurdu, sürekli güncel tutulmak, beslenmek isterdi. Sonra Facebook’ta kısa paylaşımlar yapmak bir şey, blogda yayınlayabileceğim yazılar yazmak bambaşka bir şeydi. Konuyu kendimce bu şekilde kapatmışken karşıma “Blog Nasıl Açılır: Adım Adım Blog Açmak” başlıklı bir yazı çıktı. Evrenden işaret var diyerek yazının linkini kopyalayıp bir kenara koydum. Araba kullanırken, yatarken aklımdan yazabileceğim konu başlıklarının geçmeye başladığını fark ettiğimde blog açma fikrine ısınmaya başladığımı anladım. Bir yandan da bir yıl kadar önce, 16 yıllık kurumsal bankacılık kariyerini bırakarak farklı bir hayat yaşamaya karar verdiğimde oturup yazdığım misyonlarıma da hizmet edecekti bu blog. Evet, yeni hayatım için oturup bir vizyon ve misyonlar yazdım. Bir insanın aklından geçen düşünce sayısının dakikada 48, bir günde ise 50.000 ila 70.000 arasında olduğunu düşünecek olursak boşlukta savrulan bu düşünceleri toparlamanın en iyi yolu not almak. Önemli bir karar söz konusu olduğunda da yapılmasını gerekenin yazmak olduğunu söylerim hep. Düşünürken çoğu zaman çıkmaza gireriz çünkü, alternatifler hakkında aklımızdan geçen olumlu ve olumsuz noktalar birbirine karışır, tam bir karara vardık derken gelgitler yaşarız. Halbuki önümüze bir kağıt alıp dörde bölsek, iki alternatifin artıları ve eksilerini yazıp bizdeki önem derecesine göre ağırlıklandırıp notlasak bu gelgitlere takılmadan çok daha sağlıklı ve hızlı karar alabiliriz. Özellikle iş değiştirmek, çocuklar için okul seçimi, taşınma gibi önemli kararlar için denemenizi öneririm. Çok matematiksel ve analitik görünmekle birlikte notlama yaparken kriterlere verdiğiniz ağırlıkla duygularınızı da işin içine katmış oluyorsunuz aslında.

Blog açma kararını vermek bu kadar da zorlu olmadı tabi. Muhtemel konu başlıklarını alt alta yazdıktan sonra kolları sıvayıp kopyaladığım linke tıkladım. Yazılım, web, tasarım altyapısı olmayan biri olarak başta gözüm korkmadı desem yalan olur, yabancısı olduğum bir sürü terimin yanısıra her birini detaylı olarak anlatan bir sürü link… Bir çok kişi için belki detay olabilecek onlarca alt başlık, benim gibi titiz ve özenli bir karakter için (Başak burcu olduğumu söylemiş miydim?) ise bir nevi zorunluluk, okunmalı. Bütün bir öğleden sonrayı ayırıp SEO, organik trafik, sayfanın hızını artırma, en iyi tema nasıl seçilir gibi onlarca linki gözden geçirdikten sonra hazırdım. Hazırdım, ilk birkaç yazının taslakları bile neredeyse hazırdı ama blog’un adı ne olacaktı? Birkaç haftayı da isim aramakla geçirdikten sonra “Griden Yeşile” çıktı ortaya. Gri; kaçtığımız İstanbul’un betonu, karamsar düşüncelerimiz, yarınlara umutsuz bakışımız… Yeşil; pencereden seyre daldığımız ağaç, özlemini duyduğumuz doğa, bugünlerde en çok ihtiyacımız olan umut… 28 Mart 2017’de bir yeni ay’da doğdu gridenyesile.com, yeni umutlar için, yeni başlangıçlara vesile olur belki diyerek…

Sevgiyle,

Nasıl Başladı? Bölüm 1 – Toprak Sahibi Oluyoruz

Her şey, her çocuklu beyaz yakalı plaza çalışanı şehirlinin yaptığı gibi bir güncüklük tatilimizi nereye gidelim de en iyi şekilde değerlendirelim arayışı ile başladı. Gidilecek yer öyle olmalıydı ki, mümkünse İstanbul sınırları içinde olmalı ama size İstanbul’da değilmişsiniz hissi vermeli… Araba ile en fazla 1-2 saatte ulaşılabilecek kadar yakın, İstanbul’un trafiğini, stresini, kalabalığını geride bırakabileceğiniz kadar uzak olmalı… Derken, bir süredir  Facebook paylaşımlarında fotoğraflarını gördüğümüz Narköy geldi aklımıza. Hem doğal bir kahvaltı yaparız, hem de çocuklar inekleri, tavukları, keçileriyle çiftlik yaşamını görürler diyerek bir 1 Mayıs sabahı yola çıktık. İzmit-Kandıra gişelerden itibaren manzaramız değişmeye ve gri, baharın da etkisi ile yerini onlarca tondaki yeşile bırakmaya başladı. Kocaeli’nin bu ilçesinin nasıl bu kadar yeşil kaldığına hayret ederek ve manzaranın tadını çıkararak Narköy’e ulaştık.

Narköy

Narköy

Narköy, Kerpe sahiline yürüme mesafesinde bir çiftlik. Sadece çiftlik demek çok yetersiz bir tanımlama olur Narköy için. Narköy, bir eğitim ve öğrenim merkezi. Narköy, bir eko otel. Narköy, dünyanın dört bir yanından gelen gönüllülerin çiftlik işlerini öğrenmek için çalıştıkları TaTuTa ağı üyesi. Narköy, sayısı her gün artan, 1000’in üzerinde çeşidi içeren atalık tohum bankası ile geçmişten geleceğe bir köprü. Narköy, Nar Anne’nin düşü. Tek başına ayrı bir yazının konusu olacak zenginlikleri barındıran Narköy, bizim için ise “bir kahvaltı için geldik, hayatımız değişti”dediğimiz…

Sıcacık bir karşılama ve lezzetli bir kahvaltı sonrasında verilen yağmur çizmelerini ayaklarımıza geçirip çiftlik turuna katıldık. Bir yandan kümesi, ahırları, ekim alanlarını, seraları, ormandaki dersliği gezerken bir yandan da öğreniyorduk, permakültürü, kompostu ilk defa duyuyor, ayrık otunun kompostu hızlandırdığını ilgiyle dinliyorduk. Akşam Zorlu Center’da gidilecek bir müzikal vardı  ve orman yürüyüşü sonrasında, kalbimizi de aklımızı da Nar’da, Kandıra’da bırakarak geri dönüşe geçtik. Sonra nasıl gelişti, kimin fikriydi hatırlamıyorum. Aslında tohumlar belki çok önce atılmıştı, sadece yeşermek için doğru şartları, zamanı ve mekanı bekliyordu.

Ne zamandır, hafta sonlarını geçireceğimiz İstanbul’a yakın bahçeli bir ev arayışımız vardı. Tuzla, Şile, Maşukiye ve Bayramoğlu’nda birkaç ev bakmış ama tam içimize sindirememiştik. Site içindeki müstakil evler birbirine çok yakın, bahçeleri çok küçüktü. Son iki yıldır evin haftalık gıda alışverişini (nişastasına kadar) yaptığımız Ege Bölgesi’ndeki bir çiftlikle güven kaybı nedeniyle birkaç ay önce ilişkimizi kesmiştik. Bu yüzden, toplam gıda tüketimimizdeki payı küçük de olacak olsa evin bahçesinde ufak bir bostan için uygun alan, birkaç meyve ağacımız olsun istiyorduk. Kandıra, bu arayışımıza çare olabilir miydi? Evet, İstanbul’a iki saat uzaklıktaydı, sanayi bölgesine uzak bir tarım merkezi idi. Üstüne üstlük bir de bonus olarak girilebilecek denizi vardı: Kerpe,

Kerpe

Karadeniz kıyısı olmasına rağmen çocuklar için çok uygun, temiz, korunaklı ve sığ bir koya sahipti. Tek sorun, bırakın ufak bostanı, balkonda çiçek yetiştirmemişken bir tarla ile nasıl başa çıkacaktık? Kahvaltıdan sadece birkaç hafta sonra soluğu tekrar Narköy’de aldık, acaba elimizden tutup bize yol gösterirler miydi? İlk olmadığımızı öğrenip sevgili Nar Anne ve Mümtaz Dayı’nın destekleri ve motive edici sözlerinin de verdiği motivasyonla iki haftanın sonunda beş dönümlük toprağımızı almıştık. En kötü beceremezdik ama arsa her zaman iyi bir yatırımdı, durduğu yerde değerlenir, bir kaybımız olmazdı. Nereden bilebilirdik, haftasonları çocuklarla birlikte hava değişikliği sağlamak, doğaya yakınlaşmak ve iki üç domates, biber yetiştirmek için edindiğimiz bir parça toprak bizi ve hayatımızı değiştirecek, kendi çapımızda, naif bir başkaldırıya dönüşecek?