Etiket arşivi: Almanya’da yaşam

Almanya’da Yaşam

21 Eylül 2018’de yeni bir ülkede yeni bir yolculuğa kanat açtık. Yolumuzun kesiştiği gerek yıllardır burada yaşayanlardan veya hepten buralı olanlardan gerekse Türkiye’deki dostlarımızdan süreç ve adaptasyona ve gözlemlerimize ilişkin çokça soru alıyoruz. Adaptasyon konusunda söyleyebileceğim iki temel nokta var. Son yıllarda hayatımızda pek çok değişiklik oldu, işimden ayrıldım, önce başka bir şehre, sonra o şehirde farklı bir eve, son olarak farklı bir ülkeye taşındık.

Okul yolunda
Okul yolunda

Bu süreçte, ama özellikle de farklı bir ülkeye geldiğimde ve çok da fazla yabancılık hissetmediğimi görüp kendimce nedenini sorguladığımda fark ettim ki insanın evi kendisi, hepimiz evimizi içimizde taşıyoruz aslında, yeter ki kendimizle barışık olalım.  Bunun yanısıra beklentileriniz ve önyargılarınız da kesinlikle yaşam tecrübelerinizi belirliyor. Eğer insanların mesafeli, soğuk, ırkçı vs. olduğuna dair yargılarınız varsa karşınıza sizi doğrulayacak insanlar ve olaylar çıkıyor. Bu tespiti sadece kendi hikayemizde değil, burada tanıştığım insanların hikayelerinde doğruladım. Yeni yolculuğumuza çıkarken hiçbir olumsuz yargı ile ya da her şey mükemmel olacak beklentisi ile kendimi şartlamadım. Zorlukların da olabileceği bilinci ile ama iyi insanlarla, kolaylıklarla karşılaşmak niyeti ile yargısız ve beklentisizdim. Her zaman şükrediyorum, gerçekten iyi insanlar ve kolaylıklar çıkardı karşımıza hayat. Bunda aile olarak gelmiş olmamızın (kapınızı kapattığınız zaman farklı bir ülkede de olsanız evdeki düzeniniz devam ediyor) ve çocukların yaşlarının nispeten küçük olmasının (geldiğimizde 7 ve 11 idi) etkisi de büyük tabi. Çocuklar, onların okulları ve okul sonrası aktiviteleri sayesinde hızlıca, uluslararası küçük bir çevremiz oldu (Alman, Ugandalı, Amerikalı ve tabi ki Türk). Yine de çok net söyleyebileceğim şu ki, ilk tecrübelerimizin olumlu olmasının yeni yaşamımıza genel bakışımızın üzerindeki etkisi belirleyici ve önemli idi. Market alışverişi sırasında tanıştığımız, şimdi dostlarımız olan Türk ailenin ilk hafta sonumuzda bizi pazar kahvaltısına davet etmesi, Alman komşumuzun eşyasız geldiğimizi fark edip bize bahçe masasını getirmesi, yine bir Alman olan ev sahibimizin mutfak tezgahında bıraktığı “viel Glück- bol şanslar” yazılı kupa… Bu demek değil ki hiç zorluklar yaşamadık, yaşamıyoruz ya da hiçbir zaman ırkçılık veya ayrımcılıkla karşılaşmayacağız. Ancak biliyorum ki, hayat yolculuğunun her durağında, ister doğduğunuz ülke veya şehirde yaşıyor olun isterseniz farklı bir ülkede olun, zorluklar elbette olacak, önemli olan ise karşımıza çıkan bu zorluklara bakış açımız, bunları bizi daha ileriye taşıyacak birer tecrübe, öğreti olarak görebilmek.

Hermann Hesse'nin şehri Calw'dan
Hermann Hesse’nin şehri Calw’dan

Gözlemlere gelince, bu ülke insanlarına dair en temel gözlemim, değerlerini bilinçli bir irade ile koruyor olmaları. Belki de acıyan yaramın buna dair olması, kendi ülke insanımın her geçen gün öz değerlerinden daha da uzaklaştırılıyor ve yozlaşıyor olması bu gözlemimi öne çıkarıyor. Türk Dil Kurumu’nun medeniyet (uygarlık) tanımı: “Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü”. Bana göre, medeniyetin en temel direği manevi varlıklar yani değerler. Maddi kazanımlar, daha iyi bir ekonomi, teknolojik, fikri ve sanatsal gelişmeler, korunan ve yaşatılan değerlerin sonucu olarak zaten gelişecektir. Bir zamanlar ülkemiz insanını tanımlayan yardımseverlik, kadirşinaslık, vicdan, dürüstlük, güven, saygı, adalet, tevazu gibi değerler son yıllarda planlı bir şekilde erozyona uğratılırken yerlerini bencillik, güvensizlik, umursamazlık, aymazlık, açgözlülük, hırs ve hatta sapkınlık alarak yeni bir birey ve onun hastalıklı ilişkilerini (kendisi, doğa ve diğer bireyler -çocukları, ailesi, arkadaşları, komşuları ile) doğurdu. Eşimle hayıflanarak ülkemiz insanının, ilişkilerinin ve tüketim alışkanlıklarının 20-30 yıl önceki halinin burada hala yaşadığını dile getiriyoruz sıkça. Genel sanının aksine aile bağları kuvvetli, komşularımın çocukları rutin olarak her hafta sonu ziyaretlerine geliyorlar, birlikte yemek yeniyor (alışık olduğumuz çeşitlilikte yemeklerin bulunduğu sofralar kurulmasa da), yemek sonrasında kutu veya kağıt oyunları oynanıp sohbet ediliyor, varsa torunlarının yollarını gözlüyor, onlarla da nitelikli zaman geçiriyorlar. Benzer şekilde komşuluk ilişkileri önemli, yardımlaşma ön planda, birinin kaybı veya hastalığı durumunda komşular planlayarak farklı günlerde yemek götürerek veya alışverişini yaparak destek oluyorlar. Komşulara kendi lezzetlerimizi tanıtmak için farklı bir şey yaptığımda paylaşıyorum ve tabaklar hiçbir zaman boş geri gelmiyor, hiçbir şey olmasa bir paket çikolata veya meyve ile geri veriliyor. Ve komşularım da kendi kültürlerine özel bir yemek yaptıklarında tatmamız için bizimle paylaşıyorlar. Diğer yandan aile ve komşuluk ilişkilerinde bireysel özgürlüklerin saygıyla gözetildiği bir denge söz konusu. Aslında kendileriyle olan dahil tüm ilişkileri, saygı ve güven esasına dayalı.

Öne çıkan diğer bir gözlemim ise herkesin kendi işini kendi yapıyor olması. Bu gözlemimin birkaç boyutu var. İlki; insanların yetkinliklerinin ellerinden alınmamış olması, temel yaşam becerilerinin hala okullarda kazandırılıyor olması. Yemek pişirme, bahçecilik, hatta temel marangozluk becerilerinin verildiği uygulamalı dersler, ilk ve ortaokul ders müfredatında yer alıyor (1954 yılında kapattırılan Köy Enstitüleri düşmedi mi sizin de aklınıza?). 12 yaşındaki oğluma elindeki yara izinin sebebini sorduğumda, teknik dersinde koltuğa destek için yuvarlak ayak keserken rendede olduğunu öğreniyorum. Örgü örmek burada hala çok yaygın, en çok örülen ise ev çorabı (pek çok Alman evine konuk oldum, hiçbirinde evde ayakkabı ile gezilmiyor, ev ayakkabısı dedikleri terlikleri veya kendi ördükleri ev çoraplarını giyiyorlar). Kimse çöp atmaktan, kaldırım süpürmekten gocunmuyor, hatta tam tersi kendi işlerini yapıyor olmakla övünüyorlar. Arabasının benzinini doldururken ehliyet öğretmenim (burada yeniden bir ehliyet kursuna kayıt yaptırıp teorik ve sürüş sınavlarına girerek ehliyetinizi yenilemeniz gerekiyor) “biz Almanlar her işimizi kendimiz yaparız” diyor gururla. Tam da bu nedenle olsa gerek hiçbir iş küçük görülmüyor, bir çöpçü de bir öğretmen de aynı saygıyı görüyor. Toplumda sınıfsal bir ayrışma yaratılmıyor. O kadar temel bir yapıtaşı ki, tüketim alışkanlıklarında da yansımasını çok net görüyorsunuz. Eskiyen eşyalarını, kıyafetlerini atmak yerine onarıyorlar, alışverişlerini sosyal statü göstergesi olsun diye, canları sıkıldığı veya moda değiştiği gerekçesiyle yapmıyorlar. Tasarruf ve refah bu şekilde sağlanıyor. Doğan Cüceloğlu’nun “Neden utanıp, neden utanmadığına bakarak bir toplumun geleceğini tahmin edebilirsiniz” tespitinin bir kehanet olmadığını söyleyebilirim.

Sonbaharda Tübingen
Sonbaharda Tübingen

Herkesin kendi işini kendi yapmasının bir başka boyutu ise (vergi oranları epey yüksek olmasına rağmen) her şeyi devletten beklemiyor olmaları. Belediye belli aralıklarla temizlik yapsa, çöpleri belli günlerde toplasa da herkes fazla çöpünü çöp merkezlerine götürüp atmaktan, kendi kapısının önünü temizlemekten, hatta kar yağışında tuzlamaktan, bahçesini bakımlı tutmaktan sorumlu. Geçtiğimiz sabah oğlumla okula yürürken aniden kar bastırdı, 70-75 yaşlarında bir hanımefendi o erken saatte soğuğa rağmen çıkmış kaldırımları tuzluyordu, okula giden çocuklar kayıp düşmesin diye.  Hem şükür hem de hüznü aynı anda yaşadım, o hanımefendinin varlığı ve edimine şükran, diğer yandan kendi ülkemde artık böyle insanlar ve davranışların ne kadar ender olduğunun farkındalığı ile hüzün. İnsanların devlete, bireysel sorumluluklara, inisiyatif almaya yaklaşımlarında adaletin sağlandığına ve ödedikleri verginin yerine gittiğine emin olmanın güveni var sanırım. Birkaç yıl önce çok sevdiğim ve ortalamanın çok üzerinde eğitimli bir iş arkadaşım arabanın camından dışarı sakızını attığında geçirdiğim şok, eleştirime verdiği “vergimi ödüyorum, temizlesinler” cevabı ile ikiye, dörde katlanmıştı. İdeal bir devletin özelliklerinin ne olduğu (ya da devlet olmalı mı) konusunda insanlık bin yıllardır henüz ortak bir zeminde buluşabilmiş değil. Ben de bu arayışa bir çözüm sunabilecek durumda değilim, bununla birlikte insan hakları temelinde laik, sosyal bir hukuk devleti (esasen ülkemizin kuruluş ayarlarının temeli olan) gerçek anlamda işler olduğunda bunun yarattığı sağlıklı ortamı ve ilişkileri (birey-devlet, birey-birey ve hatta birey-doğa) bu ülkede gözlemlemekteyim.

Burada da eğitim sisteminde pek çok aksaklık var, ülke genelinde standart bir eğitim tecrübesinden söz etmek mümkün değil, eğitime ilişkin kararlar merkezi olarak alınmıyor, eyaletlerin sorumluluk alanına bırakılmış durumda. Aynı şehirde bile okullar arasında farklı uygulamalara rastlamak mümkün, bu anlamda okulların epeyce özerk olduğunu söyleyebilirim. Özel okul yok denecek kadar az, Waldorf ve International School dışında özel okul yok gibi, bunlar ise özerklik konusunda devlet okulları kadar ayrıcalıklı değiller. Özel okulların başarısının devlet okullarınınkinin önüne geçmesi istenmiyor ve bu nedenle sıkı bir denetime ve kurallara tabiler. Eğitim sistemine ilişkin bizim yaşadığımız zorluk, bulunduğumuz eyaletin çok fazla göç alan bir bölge olmasına rağmen dil becerilerinin kazandırılması ve sisteme entegrasyonu konusunda ne standart ne de ideal bir uygulama olmaması idi. “Çocuklar 6 ayda dili öğreniyorlar” bir şehir efsanesi olsa gerek, çünkü ne kendi çocuklarımızda ne de bizimle aynı dönemde buraya gelen ailelerin çocuklarında bu yönde bir mucize gerçekleşmedi. Gelmemizin üzerinden 1.5 yıl geçti, her ikisi de dersleri takip edebiliyor ve dertlerini anlatabiliyor olsalar ve hatta ders notları ortalamanın üzerinde (Almanca hariç) olsa da henüz dili öğrendiler denilebilecek noktadan uzaktalar (tabi bu değerlendirme bizim mükemmelliyetçi yaklaşımımıza dair de olabilir). Geçtiğimiz yıl bizim de tecrübe ettiğimiz en temel sorun ise öğretmen eksikliği. Ayrıca, uzun yıllardır aynı kalan müfredatın yeni çağın gereksinimlerine hitap etmediği yönünde velilerden yüksek sesli bir eleştiri mevcut. Oğluma okuldan verilen ders kitaplarının 2011 yılından itibaren el değiştirmek suretiyle kullanıldığını gördüğümde ilk aklıma gelen müfredatın en az 7 yıldır değişmemiş olduğu idi (tabi yine sadece bu uygulamada bile birçok değere atıf yapmak mümkün: kitabın geçici sahibi kılınarak çocuklara sorumluluk bilincinin kazandırılması, israfı önleme, bilinçli tüketim gibi). Her ne kadar Alman veliler mevcut sistemi eleştirse de, her yıl daha da kötüye giden, içeriği siyasi ideolojiler kapsamında değiştirilen, sadece sınava hazırlanmaya yönelik ve ezbere dayalı olan müfredatımız ile karşılaştırıldığında bizim şikayetçi olduğumuz söylenemez. Değerlerdeki ve uygulamadaki farklar dile de yansıyor, burada çocuklar “sınav olmuyorlar”, “sınav yazıyorlar (Arbeit schreiben)”, çünkü gerçekten o sınavı yazıyorlar, matematik dersinde bile tüm işlemleri gösterdikten sonra buldukları sonucu da bir cümle ile yazmaları bekleniyor, “Ali’nin boyu Ahmet’ten 3 cm. uzundur” gibi.  Müzik ve beden eğitimi derslerinin dahi yazılı sınavları oluyor. Felsefi sorgulamaya, yorum yapmaya ve kendini ifade edebilme yeteneğinin kazandırılmasına önem veriliyor. Ortaokul ve lisede politik sistemdeki partilerin programları tartışılıyor, seyredilen sosyal içerikli filmler üzerinden ödevler yazılıp sınıfta tartışılıyor, farklı açılardan yorumlanıyor. Çocuklar rekabet ve hırs temelli bir sistemin içerisinde yetişmiyorlar, ilköğretimin ilk iki yılında notla değerlendirme yapılmıyor, 5. hatta 6. sınıfın sonuna kadar müfredatın içeriği temel konularla sınırlı, çocuklar müfredatın yoğunluğu veya zorluğu altında ezilmiyorlar. Karneye ve karne gününe özel bir önem atfedilmiyor, ilk dönemin son haftalarında bir gün (her okulun farklı olabiliyor) çocuklar karnelerini alıyorlar, karne almaya veliler okula gelmiyor. Dört yıllık ilköğretimin ardından çocuğun kapasitesi ve yeteneklerine göre devam edebileceği farklı okul alternatifleri var, bizdeki karşılıklarını standart ortaokul/lise, meslek veya ticaret lisesi ve anadolu/fen liseleri gibi düşünebilirsiniz. Önceki yıllarda çocuğun hangi okula devam edeceği tamamen ilkokul öğretmeninin referansı ile belirlenirken, velilerin talepleri üzerine bu sistemde değişikliğe gidilmiş. İlkokul öğretmeni tavsiye niteliğinde bir görüş verse de çocuğun gideceği okulu aileler seçiyor, çocuklar herhangi bir sınava tabi tutulmuyorlar, sadece gymnasiumlar için (bizdeki karşılığı anadolu/fen liseleri) belli bir not ortalamasını sağlamış olmaları gerekiyor. Üniversite okumadan belli bir hayat standardını yakalamak mümkün olduğu için yakın döneme kadar gymnasiumlardan ziyade meslek okulları tercih edilmiş, bu da öngörülemeyen bir şekilde ülkede doktor, mühendis açığıyla sonuçlanmış. Doktor açığının bir diğer nedeni de doktorların çok daha yüksek ücret alabildikleri Amerika’ya veya İsviçre’ye göç etmeleri. Sağlık sistemi, bu ülkenin kanayan yarası diyebiliriz. Sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması tabi ki güzel ama hizmet alabildiğiniz sürece. Doktor sayısındaki azlık nedeniyle standart bir göz randevusunu bile 3-4 aydan önceye alamıyorsunuz. Çocuk doktorları artık yeni hasta kabul etmiyor ve 1.5 yılın sonunda hala bir çocuk doktorumuz yok. Hastaneye ise ambulansla gitmediğiniz sürece akşam saat 7’den önce bir doktordan sevk kağıdı almadan (doktorunuz yoksa epey ironik) giriş yapamıyorsunuz. Neyse ki, oğlum hasta olduğunda insaflı bir doktora denk geldik (ilk gittiğimiz doktor 39 derece ateşi olduğunu söylememe rağmen kaydımız olmadığı için kabul etmemişti) ve 1.5 saatlik bir beklemeden sonra muayene olup reçete alabildik.

Eğitimde rekabetin ve hırsın öne çıkarılmadığını yazmıştım, evet, çalışkan ve disiplinliler ama hırslı değiller. Kimse ihtiyacından fazla çalışmıyor. Tavsiye üzerine gitmeye karar verdiğimiz popüler bir restoranın cumartesi ve pazar günleri kapalı olduğunu öğrenmek bize hayret verirken burada çok doğal karşılanıyor. İnsanların ikinci, üçüncü evini alıp çocuklarına bırakmak gibi bir kaygıları yok (çocuklarının buna ihtiyaç duyabileceği yönünde bir endişeleri de olmadığından), yaşlılıklarında kendi bakımlarını karşılayacak bir birikimi sağlamayı hedefliyorlar sadece. Hareket etmeyi (ormanda yürüyüş yapmak, bisiklete binmek), sosyalleşmeyi (bahar aylarından itibaren her hafta sonu bir sokak festivali oluyor) ve en çok da seyahat etmeyi seviyorlar, yılda en az iki veya üç kere tatile çıkıyorlar. Sokaklarda kedi köpek yok çünkü sorumluluğunu alamayacak kimsenin kedi veya köpek edinmesine izin vermiyorlar. Yeterli sayıda barınak var ve barınaktan bir hayvan edinecekseniz oturduğunuz evin ve çevrenin o hayvanın ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı dahi kontrol ediliyor, mesela bütün gün evde yalnız kalacaksa bir kediyi tek başına alamıyorsunuz, ikinci bir kediyle birlikte almanız gerekiyor. Ya da beğendiğiniz bir kedi var ama çocuklarla arası iyi değil, çocuğunuz varsa o kediyi size vermiyorlar gibi. Tezcanlı ve sabırsız bir insansınız bu ülkede yaşamakta zorlanabilirsiniz, neredeyse bütün yazışmalar hala posta üzerinden yapılıyor, tahmin edemeyeceğiniz bir bürokrasi var her türlü işlemde ve kimsenin acelesi yok, acil diye bir kavram yok, beklemek burada her alanda doğal karşılanıyor.

Bu bir medeniyete övgü yazısı değil, 1.5 yılda edindiğim gözlemlerimi mümkün olduğunca derlemeye çalıştım. Kimseyi örnek almaya ihtiyacımız yok, yapmamız gereken tek şey özümüze, fabrika ayarlarına geri dönmek, Atamız’ın gösterdiği yolda emin adımlarla ilerlemek. Bunu da öncelikle değerlerimizden ödün vermeden yapabiliriz.

Sevgiyle,