Etiket arşivi: condesa

Meksika (Mexico City) Gezi Notları-2

Yazının ilk bölümünde http://gridenyesile.com/meksika-mexico-city-gezi-notlari-1/ söz verdiğim üzere Meksiko City’de nerede kalınır, nereleri görmeli, nerede ne yenilir-içilir bu satırlarda:

Meksiko City’de Nerede Kalınır, Görülmesi Gereken Yerler:

Otelimiz Casa Comtesse ve Yağmurlu Bir Gecede Condesa

Eğitim Sheraton’da idi ancak biz eğitim öncesinde şehrin Condesa bölgesinde kaldık. Çok da doğru bir seçim olmuş. Condesa, Meksiko City’nin Cihangir’i. Genel olarak gençlerin, öğrencilerin, sanatçıların tercih ettiği bohem, nezih ve sakin bir bölge. Sokak aralarında pek sevimli cafelere ve sanat galerilerine rastlamak mümkün. Kaldığımız otelin (Casa Comtesse) alt katı da bir sanat galerisine ev sahipliği yapıyordu. Kalmaktan çok keyif aldığımız bu butik otelin taze ve egzotik meyve, meyve suyu ve marmelatlarının ağırlıklı olduğu kahvaltıları da gayet başarılıydı.

 

 

Sheraton’un bulunduğu Paseo de la Reforma, Meksiko’nun ana caddesi. Bu cadde boyunca görecekleriniz arasında Bağımsızlık Meleği, Devrim Anıtı, Chapultepec Parkı (Çekirge Tepesi anlamına gelen bu kelimedeki tepec ile Türkçe tepe kelimelerinin benzerliğini ve soyadını Atatürk’ün verdiği Tahsin Mayatepek’in soyadındaki tepek kelimesinin kaynağı olduğunu not edelim), Modern Sanat Müzesi ve Ulusal Antropoloji Müzesi yer alıyor. Ulusal Antropoloji Müzesi’ne 2-3 saat ayırmanızı tavsiye ederim, burada Meksika’da İspanyol işgali öncesi döneme ait farklı uygarlıkların geride bıraktıklarını ve meşhur Aztek takvimini görebilirsiniz.

Duvar Resmi- Rivera

Bilin bakalım en öndeki mask’ın arkasında kim var?

Meksika’nın Maskları Sergisinden

Şehrin diğer bir ünlü meydanı ise Zocalo Meydanı, şehrin belki de en kalabalık meydanı burası. İlk yazıda adı geçen Metropolitana Katedrali bu meydanda. Yakınlardaki Hükümet Sarayı’na (Palacio Nacional) da birkaç saat ayırmalısınız. Burada Meksika’nın ünlü ressamı Diego Rivera’nın Meksika tarihini anlatan görkemli duvar resimlerini görebilir, ayrıca çeşitli Meksika kabilelerinin masklarının sergilendiği Meksika’nın maskları sergisini gezebilirsiniz.

 

Mavi Ev

Mayalar’ın Dansı

Meksiko’nin görülmezse olmaz bir semti Coyoacan. Denizi olmasa da bende Ortaköy’deymişim hissi uyandıran bu meydanda hediyelik eşyalarınızı alabileceğiniz gayet kapsamlı ve keyifli bir pazar ve el sanatlarının sergilenip satıldığı bir de pasaj var. Şans eseri bir Maya kabilesinin dansına denk geldik, tütsüler ve davullar eşliğinde, 7’den 70’e belki de 80’e, yerel kıyafetleri ile yaptıkları danstan gözümüzü alamadık. Frida Kahlo’nun Diego Rivera ile birlikte yaşadığı ve Stalin’den sığınan Troçki’yi de ağırladıkları Mavi Ev de bu bölgede. Troçki ve Frida arasındaki yakınlaşmadan sonra araları bozulunca, Troçki ve eşi bu evden ayrılarak yakınlardaki başka bir eve geçmişler. Mavi Ev’in önünde inanılmaz bir sıra vardı, zaten kısıtlı olan zamanımızı sırada bekleyerek geçirmek istemediğimizden çok doğru bir kararla Troçki müzesini görmeye karar verdik. Meksika seyahatimizin en doyurucu ve duygulu anlarını Troçki’nin evinde geçirdiğimizi söyleyebilirim. Evin gerçekten bir ruhu var ve evi gezerken yaşanmışlıkları derinden hissediyor, adeta yaşıyorsunuz: sürgün hayatını, çaresizliği, her şeye rağmen direnişi, umudu, duvarlarda izlerini gördüğünüz silahlı kuşatmayı ve nihayetinde suikasti. Troçki Müzesi’ni gönüllü rehber eşliğinde gezmelisiniz, dilerseniz gezinin sonunda rehberinize bahşişle teşekkür edebilirsiniz (ki gerçekten iyi bir bahşişi hak ediyorlar).

 

Pazarlar:

Coyoacan pazarından başka, görürseniz pişman olmayacağınız iki pazar var: Mercado San Juan ve Mercado La Ciudadela.

Mercado San Juan, tamamen gıda ve şarküteri üzerine kapalı bir pazar. Neredeyse gizli bir girişi var, girerken doğru yere mi geldik acaba diye epey tereddüt ettikten sonra içeri adımımızı attığımızda kendimizi rengarenk bir dünyada bulduk. Google’da pazarın adını yazıp çıkan görsellere bir göz atarsanız ne kadar renkli olduğuna dair bir fikir edinebilirsiniz. Bu pazardaki dip dibe tezgahlarda ördek ve domuz gibi canlı veya henüz temizlenmiş, kesime hazır hayvanlarla karşılaşmaya hazırlıklı olmanız gerekir. Eğer bu manzarada bir şeyler yemek sizin için sorun olmayacaksa şarküteri tezgahlarında bir kadeh şarap eşliğinde sandövicinizi yiyebilirsiniz. Biz bir şey yiyememiş olsak da orada bulunmak bile farklı bir deneyimdi.

Mercado La Ciudadela da pek keyifli bir artizan pazar. Ufak tefek hediyelik eşyaların yanısıra çok güzel el işi masa örtüleri, yerel kıyafetler, pançolar ve sombrerolar bulabilirsiniz. %100 yünden yapılan pançolardan almadan çıkmayın derim, başta yün kokusu biraz rahatsız edici olabilir ama iyi ki almışım dediğim ve keyifle kullandığım sıcacık bir Meksika anısı oldu benim için.

 

Yeme İçme:

Meksikalılar tekilayı domates suyuyla içiyorlar.

Meksika’da kesinlikle aç kalmazsınız. Baz malzemesi tortilla olan ama sunum şekline, tortillasının mısır veya buğdaydan oluşuna ve pişirilmesine göre tacos, buritto, enchilada veya quesadilla gibi farklı adlar alan yemekleri Türk damak tadına çok uygun. Biz genellikle acıktığımız noktalarda tripadvisor’a başvurup yakındaki önerilerini değerlendirdik ve hiç birinde pişman olmadık. Özellikle tavsiye edebileceğim ikisi El Califa ve La Casa De Tono (havalı ismine bakmayın pek salaş bir yer). Akşam yemeğine biraz daha fazla vakit ayırıp yerel yemeğinizi yerken margaritanızı ve tekilanızı mariachilerin canlı müziği eşliğinde deneyimlemek isterseniz de size Villa Maria’yı önerebilirim.

 

Çok yürüyüp yorulduğumuz için gece hayatını ve içkilerini fazla deneyimlemedik. Ama bir içecek önermem gerekirse, tekiladan ziyade Meksika’ya özgü bir kahve olan Cafe de Olla derim. Toprak kaplarda tarçın ve az şekerle pişirilen bu kahve, yine toprak kaplarda sunuluyor. Şekerli kahve içemeyen biri olarak sevdiğime şaşırdığım ve özlediğim/ aradığım bir tad oldu benim için. Maalesef Meksika’da bile çok sık denk gelemiyorsunuz.

 

Piramitler, piramitler, piramitler:

Piramit denilince aklınıza Mısır geliyorsa, Meksika ile ilgili biraz araştırma yaptıktan sonra fikrinizi değiştirebilirsiniz. Meksika’da geniş coğrafyaya yayılmış irili ufaklı pek çok piramit bulunuyor, hatta bunlardan biri Mısır’ın meşhur Giza piramidinden dahi büyük. Biz bir günümüzü Teotihuacan’daki Güneş ve Ay Piramidi’ne, bir günümüzü de Puebla şehri yakınındaki Cholula Piramidi’ne ayırdık.

Teotihuacan Yakınları- Rehberimiz

Teotihuacan- Güneş Piramidi

Teotihuacan Bölgesi, Meksiko City’e yaklaşık 50 km mesafede yer alıyor. Aztek öncesi döneme ait bu gizemli şehrin kurucuları ve kimlerin yaşadığı hala bilinmiyor. Teotihuacan’ın kelime anlamı “insanların tanrılar haline geldikleri yer”, bu adı almasının sebebinin ise kentin sakinlerinin adeta bir anda ortadan kaybolmuşçasına kenti terk etmiş olmaları olduğu düşünülüyor. Bölgede yer alan Güneş Piramidi, Ay Piramidi, aralarındaki Ölüler Yolu ve Quetzalcoatl Tapınağı, aynı Mısır piramitleri gibi Orion takım yıldızının yerdeki yansıması olacak şekilde inşa edilmiş. Güneş Piramidi, biraz sonra okuyacağınız Cholula’dan sonra Amerika’nın ikinci büyük piramidi. Piramidin içindeki kazılar hala devam ediyor.

Nagual ve Aztek dilinde Quetzalcoatl (ketzelkual şeklinde telaffuz ediliyor), Maya dilinde Kukulcan adını alan Tüylü Yılan, Mezoamerikan (Kolomb öncesi Orta Amerika’yı anlatır) bir tanrı. Bu tanrıya bir paragraf ayırmamın bir sebebi de aslında İspanyol işgalinde oynadığı rol. Bir avuç İspanyol’un 20 milyonun üzerindeki Aztek’i nasıl mağlup edip şehri ele geçirdiği tarih boyunca tartışma konusu olmuş. Sebeplerden biri olarak, Aztekler’in kendi içlerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle bir bölümünün İspanyollarla işbirliği yapmış olması gösteriliyor. Daha fazla kabul gören açıklama ise Aztekler’in, beyaz bir adam olarak tasvir edilen ve geri gelmesi beklenen mesih Quetzalcoatl ile denizden gelen bu sakallı, başlarında tüylü miğferler olan beyaz adamlar (İspanyollar) arasında bir bağ kurmuş olması. Evet, sonlarını hazırlayan İspanyolları bu nedenle tanrılar gibi karşılayıp ağırladıkları anlatılıyor. Gökten gelen ve medeniyetin kurucusu olarak bilinen Quetzalcoatl ile yine gökten geldiğine inanılan ve yılanla sembolize edilen Sümer Tanrısı Enki arasında da bir bağlantı olsa gerek. Başlarındaki yılanla Mısır firavunlarını da unutmamalı.

Dünyanın en büyük piramidi- Cholula

İkinci günümüzde, yaklaşık 2 saat uzaklıktaki Cholula piramidini ziyaret ettik. Üzerinde gösterişli bir kilisenin bulunduğu yeşil mi yeşil tepenin aslında bir piramit olduğunu öğrendiğinizdeki şaşkınlığınız bu mütevazi tepenin dünyanın en büyük piramidini sakladığını öğrenince artıyor. Güneş ve Ay piramitlerinde elde edemediğimiz imkanı burada yakalıyor ve piramidin içine giriyoruz. Gezintimiz, piramidin çevresi boyunca tünellerde bir yürüyüşle sınırlı olsa da heyecan verici. Bu piramidin içinde de kazılar hala devam etmekte. Kazılarda bulunanları ise piramidin hemen yanında sergilendikleri müzede görmeniz mümkün.

Piramit gezilerimizin detaylarını ve rehberimizin aktardığı çok değerli bilgileri maalesef not almadım ve yaklaşık 2 yılın sonunda hafızamda kalanlar buraya aktarabileceğim netlikte değil. Net olarak aklımda kalan, gerek Teotihuacan’da gerekse Cholula’da bulunan nesneler arasında obsidyen taşından yapılmış olanların ağırlıkta olduğu. Obsidyen, volkanik kökenli, cam gibi parlak, siyah renkli, sert bir taş. Siz de kendinize obsidyenden Olmek başı şeklinde bir kolye ucu veya yüzük edinebilirsiniz.

Puebla

Cholula Piramidi’ne kadar geldiyseniz Meksika’nın önemli bir el sanatı olan talavera’nın merkezi Puebla’ya da mutlaka uğrayın. Talavera, aslında bildiğimiz seramik sanatı. Meksika’da sadece Puebla ile özdeşlemiş, sebebi ise bu şehirde bulunan nitelikli kil. Bu arada, Meksika kökenli olarak tanıtmış olsak da bu sanatın İspanyol kökenli olduğunu, İspanya’ya ise İslam kültüründen geçtiğini belirtelim. Kitapları seviyorsanız Puebla’da gezebileceğiniz tarihi bir kütüphane var. Ayrıca, çok çeşitli seramik eşyalar bulabileceğiniz bir çarşısı var. Orijinal talavera rengi aynı İznik çinisi gibi beyaz üzerine mavi olmakla birlikte farklı renklerde güzel hediyelik eşyalarla ayrılabilirsiniz Puebla’dan. Puebla ile ilgili yakın tarihte okuduğum bir haberi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Puebla’da geçtiğimiz yıl, keşfine kadar bir şehir efsanesi olduğuna inanılan ve en az 500 yıllık geçmişe sahip olduğu düşünülen tüneller keşfedilmiş. Kimbilir, belki bir sonraki gelişimizde tünelleri gezme şansı da buluruz.

 

Bizim dört güne sığdırabildiğimiz Meksika yukarıdakilerle sınırlı kaldı. Çok istesek de bir Maya köyünü ziyaret etme, yerel tohumlardan edinme, dünyanın en uzun monolitlerinden birine ev sahipliği yapan ve önemli bir enerji merkezi olduğu düşünülen Bernal’i görme fırsatımız olmadı.

Meksika seyahatimiz öncesinde Meksika’ya ve Meksiko City’e dair doyurucu bir seyahat rehberine veya yazısına denk gelememiştim. Gezdiğim yerlere ilişkin not almak gibi bir adetim olmamasına rağmen tam da bu sebeple dönüş yolunda bu yazının taslağını oluşturacak notları aldım, belki bir gün ortamını bulur, paylaşır, birilerine faydalı olur niyetiyle…

Sevgiyle,

Meksika (Mexico City) Gezi Notları-1

Güney Amerika; Meksikası, Perusu, Urugayı ve hatta Kübası ile eşimle hayatımızın ileriki bir döneminde 3-4 ayımızı ayırarak gezmeyi planladığımız bir coğrafya idi. Bu nedenle Eylül 2015’te beş günlük bir eğitim için Meksika’ya gideceğimi öğrendiğimde çok da sevinemedim. Yoğun olacağını bildiğim eğitim süresince gezme şansım olmayacaktı ve bu kadar yolu gidip de bir şeyler görmeden gelmek istemiyordum. Eğitimin önündeki ve arkasındaki haftasonlarına ilave olarak eşimle birlikte 2 gün de izin alınca (zaten 2 gün yolda geçiyor) gezip görebileceğimiz net 4 günümüz oldu. Gün sayısı az olunca ne yapacağımıza karar vermek de zordu.

Yüksek Bir Binadan Meksiko City

Herkesin mutlaka gitmemiz yönünde hem fikir göründüğü Yucatan Yarımadası ve Karayip kıyılarındaki tatil beldesi Cancun’dan ziyade (Chitzen-Itza piramitlerinde aklımız kalsa da), kısıtlı zamanı verimli kullanmak adına tüm süre boyunca Meksiko City’de kalmayı tercih ettik. Seyahatimizi en iyi şekilde değerlendirebilmek üzere biraz da lükse kaçıp 2 gün süre ile kendimize özel bir tur rehberi tuttuk -iyi ki de öyle yapmışız, eğitim süresince otelden burnumu bile çıkartamadım. Tur rehberimizle yakın mesafedeki piramitleri gezdik, kalan 2 günümüzü de Meksiko City’i neredeyse baştan sonra yürümek suretiyle tanıyarak geçirdik. İhtiyacı olabilecekler için rehberimizin kartını hala sakladığımı not düşeyim.

Bu kısacık geziden bile 6 sayfalık bir yazı çıktığına göre hayalimizdeki 3-4 aylık seyahatten birkaç kitaplık malzeme çıkar sanırım.

Genel Olarak Meksika, Meksiko City ve Meksikalılar:

Geçerli bir Amerika vizeniz varsa Meksika için ayrı bir vizeye ihtiyacınız yok. Meksika Başkonsolosluğu sadece Ankara’da bulunduğu için vize süresi 40-45 gün sürebiliyor ama farklı bir alternatifiniz daha var. Belli bazı havayolları ile uçarsanız, internetten bir form doldurarak çıktısını alacağınız barkodlu bir çıktı ile ülkeye süreli giriş yapabiliyorsunuz.

Havaalanında bulabileceğiniz ön ödemeli taksilerle gayet güvenli bir şekilde ve ne kadar ödeme yapacağınıza dair bir sürpriz yaşamadan otelinize ulaşmanız mümkün. Meksika, genel olarak çok pahalı bir şehir değil ve ilk defa bir yurt dışı seyahatimizde yürüyüşten sonraki ulaşım tercihimiz toplu taşıma değil de taksi oldu. Aslında kaldığımız 8-9 gün boyunca hiç toplu taşıma kullanmadık.

Ülkeye gitmeden önce birkaç ders için bile olsa İspanyolca kursuna gitmenin faydasını görürsünüz, sokaktaki insanlar (taksi şoförleri de dahil) İngilizce bilmiyor. Bununla birlikte çok sıcakkanlı ve misafirperverler. Meksika’da tek yanaktan öpüşerek selamlaşılıyor. İlk tanışmada dahi uzattığınız eli kendilerine çekip sizi tek yanağınızdan öpüverebiliyorlar.

Şehirde yaşayan bir expat topluluğu var ve Meksika’yı çok seviyorlar, tanıştıklarım burada çok mutlu olduklarını ve kaliteli bir yaşam standardı olduğunu özellikle belirttiler.

Meksiko City’de herkesin düşündüğü gibi bir güvenlik problemi yok, bu konuda görüşlerini aldığım Meksikalı arkadaşlarım daha çok ülkenin kuzeyinde, Amerika sınırında kaçakçılık ve bağlantılı çatışma olayları olabildiğini belirtiyorlar. Evet, 20 yıl öncesine kadar bir restoranda çocuklarınızla yemek yerken silahlı adamların içeri dalarak paranızı gasp ettiği, expatların fidye için kaçırıldığı günleri yaşamışlar. Ancak mafya ile devlet bir anlaşma yapmış ve artık bu tarz

Meksika Usulü Protesto

olaylarla karşılaşmıyorsunuz. Ve yine evet, şehirde çok polis var, yer yer barikatlara da rastladık ama bu, Meksika halkının demokratik gösteri hakkını kullanmayı pek sevmesinden kaynaklanıyor sanırım.  Böyle düşünmeme neden olan ise son günümüzde şahit olduğumuz ilginç bir protesto: İç çamaşırlarının üzerine başbakanlarının fotoğrafını asarak canlı müzik eşliğinde dans eden erkekler ve üstü çıplak kadınlar.  Etrafta polisler ve tepelerinde bir helikopter olmakla birlikte en ufak bir müdahale yaşanmayan protestonun bir benzerinin İstanbul’da olduğunu düşünemiyorum bile.

Azteklerin de başkenti olan ve göller bölgesine kurulmuş olan Meksiko City, 2000 metrenin üzerinde rakımda yer alıyor, ilk iki gün baş ağrısından sonra havaya alışıyorsunuz. Havada o kadar nem yok ki, dönüşte İstanbul’da uçaktan indiğimde nefes almakta zorlandım, “ben nasıl bu şehirde yaşıyorum, insanlar boşuna bu kadar agresif değil” diye düşündüm.

İstanbul’un trafiğinin kötü olduğunu düşünüyorsanız bir de Meksiko City’i görün derim. Trafik berbat, kaldırımda giden arabaya bile denk geldik. Buna rağmen insanlar çok sakin, küfreden, el kol hareketi yapan yok. Yine de korna çalmaktan geri kalmıyorlar. Bisiklet de çok yaygın olarak kullanılıyor şehirde, bir çok noktadaki bisiklet durağından kartla bisiklet kiralayıp başka bir durakta bırakabiliyorsunuz.

Meksiko City genel olarak yeşil bir şehir, cadde ve sokaklardaki ağaçların yanısıra bol miktarda koru niteliğinde parkı var. İnsanlar parkları spor yapmak için değerlendiriyorlar, piknik yapan bir tek kişi göremedik.

Sokaklarda kedi yok, gördüğümüz tek kedi topluluğu Eski Parlemento Binası’nda idi. Sokak köpeği çok az. Ama herkes en az bir köpekle geziyor, restoranda, alışverişte, parkta koşarken köpekleri hep yanlarında.

Meksika Sokakta Yeme Kültürü ve Ayakkabı Boyacıları

Şehri en çok ne ile hatırlıyorsun diye sorarsanız, kesinlikle sokakta yemek yiyen insanları ile. Ara sokaklar, ana caddeler, her yer yemek ve egzotik meyve satan araba-tezgahlarla dolu, ayakkabı boyacılarını da unutmamak lazım. İnsanlar günde 3 öğün, sokaklarda, bu tezgahların önünde, genelde de ayakta yemek yiyorlar.

Starbucks şehri kuşatmış durumda, özellikle ana caddelerde neredeyse 100 metrede bir var.

Çok kozmopolit bir şehir, yine de yerli insanları fiziksel olarak ayırt edebilmek mümkün. Farklı etnik kökenden pek çok insanı barındırmakla birlikte insanlar kendilerini Meksikalı olarak tanımlıyorlar. Sanırım bu ortak bilincin oluşmasında çok sevdikleri liderleri, Cumhuriyet’in de kurucusu olan Benito Juarez’in de etkisi olmuş.

Meksika’nın bir blog yazısına sığmayacak ölçüde eski ve renkli bir tarihi var: İspanyol işgali öncesi pre-hispanic dönem, 16. yy İspanyol işgali ve kolonileşme, 19. yy başlarındaki Bağımsızlık Savaşı, sonrasında 55 yılda yönetimin 75 kez el değiştirdiği imparatorluk ve kaos dönemi, diktatörlük, Amerika ile savaş, Texas’ın kaybedilmesi, cumhuriyet, devrim, iç savaşlar…

Pre-hispanic dönemin tarihi M.Ö. 6000’lere dayanıyor. Olmekler, Mayalar, Aztekler ve Toltekler en fazla bilinen pre-hispanic yerli topluluklar. Gezi rehberimiz, Meksika tarihi boyunca tamamı eş zamanlı olmayan 90’ın üzerine topluluk olduğunu belirtti. Bu kadar devasa ve köklü bir kültürün İspanyollarca nasıl bu kadar “başarılı!” bir şekilde dönüştürülmüş olduğunu sorgulamamak mümkün değil -ki bu sorgunun, en azından işgale yönelik kısmı için tarihçilerce de benimsenmiş bir cevabı yazının ikinci bölümünde karşınıza çıkacak.

Meksika Bayrağı

Yeşil, beyaz ve kırmızı renklerdeki Meksika bayrağının ortasında, bir kaktüs üzerinde ağzında yılanla duran kartal figürü yer alıyor. İnanışa göre, Aztekler, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal gördükleri yere bugünkü Meksiko City’i kurmuşlar.

Nüfusun çok büyük bölümü Katolik, inanılmaz sayıda kilise var. Bir Aztek tapınağının üzerine inşa edilen Metropolitana Katedrali (tapınağın kalıntılarını yer yer cam döşenmiş zeminden görmek mümkün), Roma’dakinden sonra dünyanın en büyük ikinci Katolik kilisesi imiş. Şehrin kurulduğu yer eskiden göl olduğu için binalar her yıl bir kaç cm kadar çöküyor. Tarihten çok emin olmamakla birlikte 1990lı yılların sonunda, katedrali dengeye getirmek için yukarıda kalan bölümlerin altı oyulup bir miktar çökertilmiş. Aynı teknik daha sonra Pisa Kulesi’nde de kullanılmış ki Meksikalılar bunu gururla anlatıyorlar. Göl demişken, chinampalardan bahsetmeden geçmek olmaz, Aztekler göllerin ortasında yer alan chinampa adını verdikleri adacıkların üzerinde tarım yapıyorlarmış, bu verimli tarım yöntemi taşkınlara önlem olarak göllerin kurutulmasından sonra günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş durumda.

Meksikalılar, diğer Katolik ülkelerden farklı olarak Hz. Meryem’i Guadalupe olarak anıyorlar ve halk arasında büyük öneme sahip, Hz. İsa’nın önüne geçtiğini bile söyleyebilirim.

İspanyol kültürünün getirdiği bir başka etki ise boğa güreşleri, şehri yürüyerek gezerken karşımıza çıkan boğa güreşi stadını gördüğümde ülkenin kültürü ile bağdaştıramadığımdan olsa gerek önce biraz şaşırdım. Boğa güreşi seyretmek gibi bir niyetiniz var ise hangi aylarda yapıldığını gitmeden öğrenmelisiniz.

Bir seyahat yazısı için çok ilgi çekici olmasa da Meksika’ya ilişkin iki konuya yer vermeden yazıyı bitirmek istemiyorum: mısır ithalatı ve kola tüketimi…

Meksika yerlileri günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce yabani bir bitkinin ıslah edilmesi suretiyle mısırı bulmuşlar. Mısırın ana vatanı olan ve bizim için buğday ne ise insanları için mısırın o olduğu Meksika, bugün yediği mısırı Amerika’dan ithal eder durumda. Burada da http://gridenyesile.com/nasil-basladi-bolum-2-naif-bir-baskaldiri-gocuyoruz/ yazımda çok kısa değindiğim Amerikan politikalarının etkisini üzülerek öğreniyorsunuz. 1994 yılındaki NAFTA katılımı ile başlayan mısır ithalatının ülkeye olumsuz etkileri çok fazla, yerel türlerin kaybolmaya yüz tutmasının yanısıra tarımla uğraşanların sayısında da 2 milyonun üzerinde düşüş yaşanmış. Yine de umut, gri’den yeşil’e dönüş var, geç de olsa Meksika halkı ve yöneticileri uyanmış durumdalar ve Monsanto, Meksika’da genetiği değiştirilmiş mısır yetiştirme konusundaki girişimlerinde halkın tepkisi nedeni ile başarılı olamıyor.

Rehberimizden, üzülerek, dünyanın en büyük kola tüketicisinin Meksika olduğunu öğreniyoruz. Üzüntümüz ise tüketimin yüksekliğinin sebebinden: Meksikalılar kolayı günlük kalori ihtiyacını karşılayabilecekleri ucuz bir kaynak olduğu için bu kadar fazla tüketiyorlar. En büyük ikinci tüketici ülkenin Güney Afrika olması bu durumda sizi şaşırtmayacak sanırım. Ya bu ülkelerde yüksek şeker tüketimine bağlı ölümlerin olması? Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek için bir sebep daha diyerek bu uzunca girişi sonlandırırken klasik bir seyahat yazısının unsurları olan nerede kalınır, ne yenilir, ne içilir, nerelere gidiliri yazının ikinci bölümünde bulacağınızın sözünü veriyorum.

Sevgiyle,